Ana Sayfa > Projeler > Cumartesi Anneleri



Cumartesi Anneleri - Ali Öz

CUMARTESI_ANNESI-1996ALI_ALI_OZ-2.jpg
CUMARTESI_ANNESI-1996ALI_ALI_OZ.jpg
METIN_ANNESI1995-ALI_OZ.jpg
UGURMUMCU1995-ALI_OZ-2.jpg

cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(1).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(2).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(10).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(12).jpg

cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(20).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(21).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(25).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(30).jpg

cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(31).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(34).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(36).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(43).jpg

cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(50).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_(51).jpg
cumartesi_anneleri-_foto-ali_oz_dortlu.jpg
fotograf-ali_oz_(55).jpg

fotograf-ali_oz_(68).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(2).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(3).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(4).jpg

CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(6).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(7).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(13).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(14).jpg

CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(16).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(19).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(21).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(30).jpg

CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(31).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(33).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(37).jpg
CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(47).jpg

CUMARTESI_ANNELERI_7-2-09_ALI_OZ_(48).jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_030.jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_036.jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_039.jpg

CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_044.jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_046.jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_048.jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_058.jpg

CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_061.jpg
CUMARTESİ_ANNELERI_14-02-09_ALI_OZ_063.jpg
3-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
6lı.jpg

7-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
8-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
10-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
11-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg

15-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
20-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
26-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
27-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg

29-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
30-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
36-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
39-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg

47-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
48-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
49-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg
50-cumartesi_anneleri28-2-09_ALI_OZ_005.jpg

 

‘Ağlarsa Anam Ağlar’

                                                                                                                             Sennur Sezer

 


Anamın da ana yarısı teyzemin de baş sözüydü: “Ağlarsa anam ağlar, kusuru yalan ağlar!”
Ben alay edilmesinden korkar, “kusuru” sözünün “gerisi, kalanı” falan mı demek olduğunu soramazdım. Belki de “kusuru yalan” deyişinin “iftira edilen ağlar” anlamını yakıştırmak kolayıma gelirdi. Anam üstüme düştüğü, beni bir şeylerden korumaya çalıştığında onu eleştirirdim. Ben bebek miydim a canım, dünyayı onun kadar tanımaz mıydım? Gocunurdu eleştirdiğimde, biraz ileri de giderdim herhalde. Buruk bir sesle: “Hele ana ol da...” derdi.
Kızım iki aylıkken de alay edecek gücü ve olanağı buldu, Adnan yurtdışındaydı, ben de kızımı ona bırakıp çarşıya çıktım. Kızıma düşlediğim bir hırka bulmak için. Bayram geliyordu da. Eve döndüğümde üç kuşak kadın baş başaydık. Hırkayı eline alıp güldü: “Ayşe bunu giyer, bayram günü salıncaklara gider” dedi. Sonra yıllarca sitemle canını yakmamı ödetti bana: “Kırk elli günlük bebeği, bayramlığı yok diye düşünüyorsun. Ben sana kaç yıl emek verdim...” Haklıydı elbet de... Hiç söylemedim bunu. Belki Arif Damar’ın Analar şiirini geçirdim içimden şöyle bir, o kadar. Oysa anama o şiiri okusam, özür dilemek istediğimi anlardı.

“Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz
Nasıl yaz gökleri gibi böyle
Durgun sular iyi çağlar gibi
Kulaklarına neler fısıldıyorsunuz
Ne öğütler veriyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz

Bir çocuk koşuyor ardından çocuklar
koşuyor biri daha koşuyor
Sarı at kuyruğu saçlar kırmızı kurdeleler
benekli morlar
Bu etekleri nasıl biçiyorsunuz analar
Bu gömlekleri nasıl dikiyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl giydiriyorsunuz

Nasıl büyütüyorsunuz
nasıl şaşıyorum şaşıyorum
O eti o sütü nerden buluyorsunuz
Memelerinizi gür tutuyorsunuz
Bir top sıçrıyor ardından
bir çocuk bir çocuk daha
Gücümüze güçler katıyorsunuz
Analar utandırıyorsunuz
Çağı utandırıyorsunuz
Çağdaşı utandırıyorsunuz...”

Ateşle sınanan analık duygusu
Analar için çocukları büyümez deriz. Hepsi oğlu, kızı dünyada eşsizdir... Gözünden önce gönlünün duyduğu yavrusu yerine can vermeye hazırdır. “Dağ ardında olsun da yer altında olmasın” der katlanırlar hasretlerine. Adaletiyle ünlü Süleyman Peygamber’in aynı çocuğun anası olduğunu iddia eden kadınları nasıl sınava çektiği bilinir. Kılıçla ikiye bölmeyi önererek. Gerçek ana katlanamaz yavrusunun ölümüne. Analık kimi zaman işte böyle ateşle sınanan bir duygudur.

Analığın nasıl sınav verdiğini ben asıl 12 Martlarda, 12 Eylüllerde gördüm. Hapishane kapılarında, Selimiye önüne kurulan görüş çadırlarında birbirlerini yatıştırışları karşısında gözyaşlarımı tutamamıştım. Onları bir araya getiren yalnızca analık duygusuydu, dayanışma... Daha sonraları İnsan Hakları Derneği kuruluşunda, 17 Temmuz 1986’da 98 “bilim adamı, yazar, hukukçu, gazeteci, mühendis, mimar ve tutuklu-hükümlü yakınlarının bir araya gelerek kurdukları İnsan Hakları Derneği” çalışmalarında... Dernek, kuruluşundan 1 yıl sonra durumu şöyle ifade ediyordu: “Eğer, bir ülkede insanlar işkence görüyor ve öldürülüyorsa, cezaevlerinde binlerce insan, insanlık dışı uygulamalar ve koşullar altında tutuluyorsa, eğer düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kullanmanın bedeli yıllarca cezaevlerinde yatmak, yargılanmak ve haklarını yitirmekle ödeniyorsa, eğer işçiler, emekçiler ve çalışanlar, istenildiği zaman keyfice kapı dışarı bırakılıp, üretimden koparma tehditleri altında, sendikal hak ve özgürlüklerini kullanamıyorsa; o ülkede insan haklarının önünde ciddi ve önemli engeller var demektir.(...)
Hak ve özgürlükler yedi yıldır yoğun bir biçimde ihlal edilmekte ve bu ihlaller bugün de sürmektedir. İnsan haklarına dayalı bir toplum düzeni, ancak demokratik bir rejimle kurulur. Bu gerçekleşmeden, baskılar sürüp gidecektir. Bu nedenle hukuk dışı uygulamalardan ötürü insan haklarını gündemimizin başında tutmaktayız. Tüm baskılara karşın, insanlarımızın demokrasi ve insan hakları için savaşım veriyor olmaları bizleri yüreklendirmektedir. Bundan umutlanmakta ve onur duymaktayız. İnsanlarımızın haksızlığa uğramasının nedenlerinden biri, örgütsüz bırakılmış olmalarıdır. Halkın örgütlenemediği toplumlarda haksızlık daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yedi yıldır örgütsüz bırakılmış halk kesimlerinin derneğimizden bir umar beklemesi bundandır.”
Dernek, işkenceye bağlı türlü nedenlerle öldürülen 149 kişinin adını bir raporla açıklamıştır. Daha sonra bildirilen adlarla bu sayı 170’i bulmuştur. İHD, bildirilerle yetinmemiştir. Yaşanan bir değişimdir, yıllarca evlerinin mahallesinin sınırlarını aşmamış, kocasını Tanrı saymış, karakol önünden geçmemiş orta yaşta kadınların kışlaların önünde oğullarını, kızlarını soruşları, itilip kakılmayı hiçe sayıp direnişleri...idamlara karşı yürüyüşleri, alanlarda imza toplayışları, gözaltına alınmayı hiçe sayışları... çığlıkları... Hastalıklarını yok sayıp yolculukları göze alışları... Ankara’da TBMM önündeki alanda ölen de böyle bir anaydı işte.
Ve iz bırakmadan kaybolanlar
Sonra gözaltına alınanların bazıları ortadan kaybolmaya başladı. İzleri bundan sonra ne emniyette, ne hapishanede ne de dışarıda bulunabildi. Kaybolanların yakınlarının kısılmaya çalışılan sesleri fısıltıdan çığlıklara dönüştü.
Kaybedilenlerden biri de Kenan Bilgin’di. Kenan Bilgin devrimci bir işçiydi... Kenan da 12 Eylül’den “nasibini” almış, yıllarca içeride kalmıştı. Dışarı çıktıktan sonra bir fabrika işçisi olarak mücadelesini sürdürmüştü.
Bir rastlantı; 12 Eylül’ün yıl dönümünde, 12 Eylül 1994’te Ankara’da, gözaltına alındı. Aynı dönemde gözaltına alınanlar, Kenan’ı, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün koridorlarında bitkin bir halde görüyorlar. Ailesi bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak çocuklarının akıbetinin ortaya çıkarılmasını istedi. Tanıklar, savcılığa verdikleri ifadelerde ve kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda “Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde Kenan Bilgin’i gördük. Sekiz ve yirmi bir nolu hücrelerde tutuluyorduk. Gördüğü yoğun işkencelerden dolayı yürüyemez halde olduğundan tuvalete ve sorguya gardiyanlar tarafından sürüklenerek götürülüp getiriliyordu. Hep ‘Adım Kenan Bilgin, Tunceli nüfusuna kayıtlıyım. Polis beni öldürmek istiyor. Çıktığınızda kamuoyuna bildirmenizi istiyorum’ diye bağırıyordu” dediler. Bu konuşmanın gerçekleştiği günlerde ailesi, dostları, avukatları Kenan’ın peşinde. Onlar da kaybedilebileceğini hesap ederek karakollara, Meclis’e gidiyorlar. Meclis’te kimi; “Yapacak bir şey yok” diyor, kimi, “Ben, yer yarılsa yerin dibine girse Kenan’ı bulurum” diyor.
Ancak ailenin girişimi ve tanıklara karşın emniyet, Bilgin’in kendilerinde olmadığı yanıtını verdi. Kenan kaybedildi. Arjantin’de, Şili’de, bir başka ülkede olduğu gibi... Kayıp iddiası Ankara Savcılığı’nca soruşturulurken çarpıcı bir gelişme daha oldu. Dosyanın, 15 Ekim 1997’de Ankara Emniyeti’ne gönderildikten sonra izi kaybedildi. Bilgin’in ailesi, iç hukuk yollarını tükettikten sonra konuyu AİHM gündemine taşıdı.
8/9/2001 tarihli Evrensel gazetesinin Avrupa baskısındaki habere göre “Kenan Bilgin’in 1994 yılında gözaltında kaybedilmesiyle ilgili Savcı Selahattin Kemaloğlu’nun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) tanık olarak verdiği ifadede, Bilgin’in gözaltında kaybedildiğini itiraf ettiği ortaya çıktı. Başka kayıpların olduğunu da itiraf eden savcı, ‘Kenan Bilgin kesinlikle kaybedildi. Yani ortadan kaldırıldı’ dedi.”

Sonra Cumartesi Anneleri
1991 ve 2003 yılları arasında faili meçhul cinayetlere kurban giden ve gözaltında kaybolan insanların sayısı bilinmiyor. Bir belgesel film çalışması için “4653...” sayısı telaffuz edilmişti. İşte bu yüzden Cumartesi Anneleri, Galatasaray Lisesi’nin önündeydiler. 200 hafta kar kış demeden sessizce oturmuşlar, tepki göstermemizi beklemişlerdi. Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun, Hasan Ocak’ın ablası Hüsniye Ocak... Ayşenur Şimşek, İsmail Bahçeci, Aysel Malkaç, Hüseyin Toraman, Hüseyin Taşkaya, Yusuf Erişti, Düzgün Tekin’in yakınları da fotoğraflarıyla oradaydı. Kenan Bilgin de...
Remzi İnanç şöyle anlatmıştı: “1996 yılının ortalarında gittiğim İstanbul’da bir gün çocuklarımı da alarak İstiklâl Caddesi’nden Galatasaray Lisesi’nin önüne geldik. Cumartesi Anneleri’ni ziyaret edecektik. Başı tülbentli orta yaş ve üstü yirmiden fazla kadın, dağınık olmayan bir düzende, bir arada konuşmadan sessizce oturuyordu. Belki de birçoğu ilk kez İstanbul’a gelmişti. İyice yaklaşınca, esmer ve yorgun ellerindeki küçük dövizlerde yitiklerinin fotoğrafı seçiliyordu. Derken geldiğimiz caddenin geniş girişinde büyük bir kalabalığın önce gürültüsü duyuldu, sonra kendileri göründü. Motorize polislerin yanı sıra atlı ve yaya polislerle pek çok ‘görevli’ köpek vardı.(...) Yavaş yavaş karşımızdaki bir avuç acılı ve yaşlı anneye doğru yaklaşan güvenlik güçlerinin, giderek anıt heykel görüntüsüne bürünen kadınlara nasıl davranacaklarını merak etmeye başladık.(...) Büyük medyanın, sonunda görmezden gelemeyince, üstüne basa basa ‘terörist anneleri!’ vurgusuyla kamuoyuna hedef gösterdiği Cumartesi Anneleri, kaybolan oğulları, kızları yaşındaki polislerden hakaret görüyor, yerlerde sürükleniyor, üzerlerine köpek salıveriliyordu… Sonra da anneler otobüslere tıkılıp merkeze götürülüyordu. Ama sonraki cumartesi onların yine burada bir araya gelmesine kimse engel olamayacaktı.”
Remzi İnanç yazısında, önemli bir noktanın altını çizdi: “Sonra bir başka acılı kadınlarla tanıştık: Şehit Anaları... O sıralar yazılı medyada başlığa çıkanlar: “Şehit Anaları Cumartesi Anneleri ile de el sıkışacak mı? Şimdi sıra Şehit Anaları ile Cumartesi Anneleri’nin bir araya gelip kan ve gözyaşına sebep olanları...” “Şehit Anaları ile Cumartesi Anneleri aynı ihanet merkezinin kurbanları…”
Ne tuhaf? Cumartesi Anneleri ile Şehit Anaları karşı karşıya imiş gibi… Gözlenen o ki, bazı çevreler alttan alta Cumartesi Anneleri’ni Şehit Anaları’na sorumlu ve hedef göstermekten yarar ummuştur. Oysa bütün yavrularımızın taşıdığı nüfus cüzdanındaki imza aynıdır. Aralarında hiçbir sorun yaşanmamıştır. Tuhaflık belki de bir tarafı anne, öbür tarafı ana olarak nitelemekle (mi) başlıyor? Bilineceği gibi, şehit edilenler de, yitirilenler de yaşadıkları yerel kültürde ‘anne’den çok ‘ana’ sözcüğü ile büyümüştür. Nerede bulunursa bulunsun ana her yerde anadır. Sonunda ateş düştüğü yeri yakıp gidiyor.”
Belki de kayıp annelerinin ziyaret edecek bir mezarlarının bile bulunmayışı onlara kitaplarla, CD’lerle mekanlar yarattı: Berat Günçıkan/Cumartesi Anneleri, Aydın Öztürk/Cumartesi Anneleri, Anımsanmanın Zaferi, Sezen Aksu/Cumartesi Türküsü. Anaların acılı yüzleri Ali Öz’ün, Aclan Uraz’ın, Erzade Ertem’in fotoğraflarıyla bir başka kalıcılık kazandı.
7-31 Mayıs, “Dünya Gözaltında Kayıplar Haftası”dır. Anneler günü, bu hafta içinde bir gündür yalnızca.

                                                                                                                                    Sennur Sezer

 

 

 

 

Özgeçmiş-Ali Öz

Ankara Siyasal Bilgiler, Basın Yayın Yüksek Okulu (Ankara İletişim Fakültesi) Radyo Televizyon bölümü mezunudur.

 

Fotoğrafa 1979 yılında elindeki kısıtlı para ile edindiği bir makine ve bir agrandizör ile başladı. Fotoğrafı kendisine en yakın iletişim aracı olarak gördü ve düşüncelerini şöyle özetledi yıllar önce yapılan bir söyleşide "İnsan açlığa katlanabiliyor ama sevgisizliğe, tutkusuzluğa ve amaçsızlığa katlanamıyor .Benim de insan sevgimin odaklandığı, en dolaysız ve en somut bir sesleniş aracı oldu fotoğraf sanatı"


Gençlik yıllarında sosyal politika alanlarında uzun süre çalıştı, kooperatifler ve sendikalarda geçirdiği yıllar kendine özgü görüşlerinin oluşmasında etken oldu.


Daha sonra basın fotoğrafçılığına gönül veren A1i Öz; kendi deyimiyle "politik belgesel fotoğraf çeker" ve bunu bir misyon haline getirmiştir, bu nedenle Türkiye'deki her toplumsal olayda onu görmek mümkündür.


Sırasıyla Nokta, Güneş, Milliyet, Cumhuriyet, Aktüel ve Tempo'da çalışmış, NTV
MAG Dergisi'nin fotoğraf editörlüğünü yapmış olup halen serbest çalışmaktadır.


Çeşitli nedenlerle gittiği Asya, Avrupa, Afrika, Amerika ve Avustralya'da çektiği fotoğrafların konusu: Çalışan insan, üreten insan, çaresiz insandır. Ali Öz, bu tutumunu “İnsan sever ve sevdikleri için savaşım verir” sözleri ile açıklıyor.


Yurt içinde ve dışında pek çok sergi açan ve dia gösterisi yapan Ali Öz, fotoğraflarıyla sayısız ödül ve mansiyon aldı.

 

 

 

 

 

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 



Share



   

COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.