|
|||||||||||||
222A - Ali ÖZHey orda fotoğrafçı var mı?...ŞULE TÜZÜLTürkiye'de 'inananlar' ile 'inanmayanlar' savaşı yok; hiç de olmadı.
2 Şubat 2008… Ailemle birlikte, Anıtkabir’e doğru yola çıktık. Siyasetle tek ilişkisi seçimden seçime oy kullanmak, yaşam boyu tek kaygısı çocuklarını sağlıklı ve mutlu yetiştirmek olan annem, 14 Nisan 2007’deki muhteşem Anıtkabir buluşmasından beri, Ankara’daki bütün buluşmalara katılıyor. Anadolu’nun, gelecekten kaygılı, Atatürk ve bu ülke uğruna canına vermiş bütün insanların anısına saygılı, bize emanet edilen cumhuriyet ve devrimlerin tehlike altında olduğunun bilincinde bütün anneler gibi… Çevremizde gördüğümüz yanımızdan geçip giden insanlara bakıp heyecanla soruyor annem: “Herkes Anıtkabire gidiyor değil mi kızım?”. Bugüne kadar bize yaşatılanlardan dolayı öyle umutsuzum ki, annemin hiç eksilmeyen heyecanına ve coşkusuna imreniyorum. “Dilerim öyledir anne” diyorum…
Yakın çevremdeki insanların pek çoğu bu buluşmanın boşuna olduğunu söyledi, olan oldu diyorlar, gelmeyecekler. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayan bazı arkadaşlarım türbana özgürlük diyorlar, onlar da gelmeyecekler. Bazıları sinemaya gidecekmiş, bazılarına da misafir gelecekmiş. Birkaç kişi de hava çok soğuk dedi… Anneme bunları söylemiyorum, hiç olmazsa onun umudunu sonuna kadar korumasını istiyorum. Bende pek kalmadı…
Buluşma saatine daha bir saat var ve Anıtkabir’in Anıttepe kapısına geldiğimizde gözlerime inanamıyorum. Kapıda oldukça uzun bir sıra var ve dört bir yandan insanlar akın akın akıyorlar Anıtkabir’e. Yine de kaygılıyım, o meydanı doldurabilir miyiz diye…
Kaygım yersiz çıkıyor. Saatin 2 olmasına dakikalar kala bütün alan doluyor, taşıyor, inanılmaz bir coşku, inanılmaz bir inanç ve birliktelikle. Meydanı dolduran onbinlere baktıkça gözlerim yaşarıyor; halk bu, benim halkım, köyden gelen teyzelerim, amcalarım, kiminin başında örtüsü var, elinde bayrağı, kimi torununun elinden tutmuş gelmiş, minicik yürekler yanı başımda incecik sesleri ile bağırıyor: “Türkiye laiktir laik kalacak!”. Atatürk ilke ve devrimlerine vurulan darbenin acısını en çok yetişkinler çekiyor olmalı ki, gençlerden çok yetişkinler var alanda.
Saat 2’yi biraz geçiyor, hava güneşli, masmavi bir gökyüzü, saygı duruşu için susuyoruz, onbinler saygıyla susuyor, ardından İstiklal Marşı’na geçiyoruz, yüzbinin üstünde insan hep birlikte İstiklal Marşı’nı söylüyoruz. Gözlerim doluyor ve biliyorum ki yüzbin insan benimle aynı şeyi hissediyor. Bu inanılmaz bir his.
Cumhuriyetin geleceğinden kaygı duyan her yaştan, her inançtan, her düşünceden insan, ortak bir kaygıyı paylaşmanın bilinciyle ordaydık. Biz halktık, ordaydık, fiziken orda olmayan yürekleri ile bizimle olan Anadolu’nun her yanından insanla ordaydık, ama orda olmayanlar da vardı. Meclisin kadın milletvekilleri yanımızda yoktu. Erkek milletvekilleri de. Kendisini sanatçı olarak ifade eden sanatçılarımız yoktu. Haber peşinde koşan birkaç kameraman ve muhabirden başka medya emekçilerimiz yoktu. “Türban özgürlüğü” aldatmacasına, bu aldatmacayı üretenlerden daha çok inanan aslan sosyal demokratlarımız, aydınlarımız, umut bağladığımız düşünürlerimiz yoktu. Gözlerim fotoğrafçıları aradı, sanal fotoğraf paylaşım sitelerinde, sanal forumlarda nasıl süper fotoğrafçı olduklarını kanıtlama çabasındaki binlerce fotoğrafçıyı aradı gözlerim, Türkiye fotoğrafına isimlerini kazıyan ustaları aradı gözlerim. Bağlı oldukları basın kuruluşları için orda olan birkaç fotomuhabiri vardı. Kalabalık arasında tek tük gözüme çarpan birkaç amatör daha. O kadar…
Bu ülkenin ekonomik sorunları var. Sosyal sorunları var. Siyasi sorunları var. Laik, demokratik bir hukuk devleti değiliz artık. Bu ülkede Sivas acısı bir gibi utanç yaşandı. Bu ülkede oruç tutmadığı için öğrenciler öldürüldü. Bu ülkede kadınlar Hizbullah tarafından katledildi. Töre cinayetlerini durduramayan, hala kara bir leke olarak alnımızda taşıyan bir ülkeyiz biz. 7-8 yaşında kız çocuklarına türban takıyoruz, büyüdüklerinde kendi iradeleri ile türban taktıklarını iddia edip onları korumaya çalışıyoruz. Koruduğumuz ne; genç kızlarımız mı, türban mı, bu vatanı parça parça satan zihniyet mi? Peki 7-8 yaşındaki o çocukların haklarını kim koruyacak? Tarikat şeyhlerine peşkeş çekilen genç kızlarımızı ne çabuk unuttuk?
Parası olmadığı için okuyamayan çocuklarımızın haklarını kim koruyacak? Engelli oldukları için okula gidemeyen çocuklarımızın haklarını kim koruyacak? Aileleri tarafından okutulmayan, daha ergenliğini tamamlamadan gelin diye ağalara satılan kız çocuklarımızın haklarını kim koruyacak? Aileleri tarafından okula gönderilmeyen çocukların haklarını? Ya bu çocukların özgürlüğü? Bu çocukların özgürlüğü için bir yasa var mı?
Sevgili milletvekillerimiz, milletvekili kadınlarımız, maaşlarınızdan memnun, rahat koltuklarınızda oturmaya devam mı edeceksiniz? Sevgili sanatçılarımız, hangi yaşamlardan beslenip üretiyorsunuz o eserleri, sesimizi duyuyor musunuz, bizi umursuyor musunuz? Sevgili yazarlarımız, aldığınız maaşlardan memnunsunuz biliyorum, o maaşı kimin ödediğini de biliyorum, sizde mi bile bile…?
Ya fotoğraçılar… Hala Balat’ta mısınız? Sümüklü çocuklar sizden bıktı, siz hala o çocukların peşinde koşmaktan bıkmadınız…
Ey bu ülkenin fotoğraf ustaları, değerli büyüklerim, “Fotoğrafı tüm ideolojinizle çekersiniz” diyen Salgado’yu derslerinizde örnek gösteren sizler, görüyorum ki tüm ideolojinizle Atatürk ilke ve devrimlerini yıkmaya and içmiş televizyon kanallarında boy gösteriyorsunuz. Siz değil miydiniz; sanatçı toplumun önünde olur diyen, gerçekleri göstermek fotoğrafçının en büyük sorumluluğudur diyen, fotoğrafçı yaşamdaki duruşu ile fotoğrafçıdır diyen? Siz şimdi nerde duruyorsunuz?
Ali Nesin “türbana özgürlük” dilekçesine imza atmış. Bana yukarıdaki satırları yazdıran düşüncelerimin başlangıcı 24 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun öldürülüşüne ve aynı yıl 2 Temmuz’da 37 şairin, yazarın, düşünce adamının yobazlar tarafından yakılışına dayanıyor. Şimdi Sivas’ı unutturmamayı Genco Erkal üstlenmiş. Müzikler Fazıl Say’dan…
Halk herkesin önüne geçti şimdi. Ama yalnız. Ona en büyük desteği vermesi gereken sanatçılar, düşünürler, yazarlar geride kaldı. İleride kocaman bir karanlık var.
Hey orda kimse var mı?
Hey orda fotoğrafçı var mı?...
Özgeçmiş: Ali ÖZAnkara Siyasal Bilgiler, Basın Yayın Yüksek Okulu (Ankara İletişim Fakültesi) Radyo Televizyon bölümü mezunudur.
Fotoğrafa 1979 yılında elindeki kısıtlı para ile edindiği bir makine ve bir agrandizör ile başladı. Fotoğrafı kendisine en yakın iletişim aracı olarak gördü ve düşüncelerini şöyle özetledi yıllar önce yapılan bir söyleşide "İnsan açlığa katlanabiliyor ama sevgisizliğe, tutkusuzluğa ve amaçsızlığa katlanamıyor .Benim de insan sevgimin odaklandığı, en dolaysız ve en somut bir sesleniş aracı oldu fotoğraf sanatı"
Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.
|
|
||||||||||||
|
|||||||||||||