Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları



Fotoğrafçı Gözüyle Savaş

Cengiz Oğuz Gümrükcü

FOTOGRAFCI GÖZÜYLE SAVAŞ;

YA DA BAKIP GÖREMEDİKLERİMİZ GÖRÜP ANLAYAMADIKLARIMIZ


Fotograf makinesi 1839’da Daguerre tarafından icat edildi. Seçkinlerin kullanacağı bir araç olarak icadından 30 yıl gibi kısa bir süre sonra fotograf, polis dosya kayıtları, savaş muhabirliği, askeri istihbarat, pornografi, ansiklopedi belgeleri, aile albümleri, kartpostallar, antropolojik kayıtlar, etik dersler verme, merak giderme adına her yere sızma yolu olarak, estetik etkiler yaratmak, haber röportajcılığı ve vesikalık fotograf için kullanılmaya başlandı. Halkın kullanması için yapılan ilk ucuz fotograf makinesi pazara kısa bir süre sonra 1888 de sürüldü.

1853 yılının Ekim ayında Kırım Savaşını fotograflayan Roger Fenton, savaşı yücelten bir çok yalanı yerle bir ederek ölümü, parçalanmış cesetleri, yıkılmış binaları fotograflar sayesinde evlere taşıdı. Çünkü ilk savaş fotografcısı olan Fenton, ölümün tanıklığını savaş alanlarında yapmaya çalışmıştı. Teknolojik gelişimini tamamlayamayan fotograf aracılığı ile bir çatışmayı görüntülemek mümkün değildi. Elde edilebilen görüntüler savaş alanlarının terkedilmiş, yanmış ve yıkılmış görüntüsü idi. Ve bu fotograflarda övünülebilecek bir şey yoktu. Yine de Fenton’un yaptığı bu çalışmalar fotojurnalizmin ilk örnekleri olarak tarihe geçti.

1870 yılında Fransa-Prusya savaşı sırasında yüzlerce fotograf çekilir. Komünün kısa ömründe savunucular, fotograflarının çekilmesi için barikatların üzerinde poz verirler. Bu fotograflar aracılığı ile polis tarafından tanınanların hemen hepsi kurşuna dizilir. Böylece tarihte ilk kez fotograf ihbar aracı olarak polise hizmet vermeye başlamıştır.

Sonraki yıllarda fotograf teknolojisi gelişmiş ve Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren pek çok fotografcı kanlı savaşlara makineleri aracılığı ile tanıklık etmiş ve insanlara savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu anlatmıştır.

Peki nedir bu savaş?

Bir asker savaşı şöyle tanımlıyor. “Politikanın askeri amaçlarla sürdürülmesi..”  Bir diğer tanıma göre de  Savaş, devletlerin ya da iktidar mücadelesi veren her türlü organizasyonun, özel ya da kamusal mülkiyeti, din otoritesini, milli birliği, ulusal ya da uluslararası ekonomik dengeleri korumak; saf ırk yaratmak ya da başka bir ırkı ortadan kaldırmak; kendi ideolojisinin egemenliğini kurmak amacıyla, tüm bunlara dayalı politikalar üreterek giriştikleri silahlı eylemler bütünüdür. Bu bütüne savaşa meşruluk kazandırmak için cinsiyetçi, militarist ve şiddeti içselleştiren bir toplum yaratma çabası da dahildir.
 
Bütün devletler yaratmak istedikleri savaşın –legal veya illegal yöntemlerle- zeminini hazırlamak zorundadır.

Kuveyt savaşı esnasında bir Kuveyt hastanesini basan Iraklı askerler, erken doğmuş Kuveyt’li bebekleri kuvözlerinden fırlatıp atmış, ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle kuvözlere el koymuşlardır. Bu hikayede kamuoyunu ikna etmek için eksik olan tanık da bir süre sonra yaratılır. Neyyire adlı kız bütün dünyanın yüreğine işleyen açıklamalarda bulunur. Savaş binlerce ölüyle sona erip "zafer"e ulaşıldığında Neyyire’nin, Kuveyt ABD Büyük Elçisinin kızı olduğu gerçeğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır.

Devlet insanların duyarlılıklarının en yoğun olduğu kavramlarla oynayan masallar uydurup, ABD ve dünya kamuoyunun desteğini arkasına almayı hedeflemiştir.

Tüm savaşlar buna benzer yöntemlerle devletler tarafından meşrulaştırılır. Devlet başkanları savaş çığırtkanlığı yapmış ve bu korkunç masalların içine halkı da çekmiştir. Çünkü istenen, kamuoyu denilen bu edilgen topluma "evet" dedirtmektir.

Bugün de olan şey, "teröre karşı savaş" bahanesiyle yola çıkanların, kendi terörlerini dünya halklarından gizleme savaşıdır.

Savaşa hayır sloganı artık tek başına bir şey ifade etmiyor. Hemen her kesimden insanların kolaylıkla dile getirdiği bu slogan, savaş karşıtlığından çok savaşı tasnif eden ve kategorilere indirgeyen bir mantık içeriyor. Amacımız savaşın ve tahakkümün her biçimine karşı çıkmaktır.

Yazılı tarihin 3500 yılında savaş görülmeyen yalnızca 270 yıl vardır. Ve bu yıllar geride bıraktığımız 20. yüzyılı kapsamamaktadır. Savaşlar, tarih boyunca günümüze artarak gelmiştir. Ve artan yalnızca savaşların sayısı değil, içerdiği vahşet oranıdır. Geride bıraktığımız 20. yüzyıl ise tarihin en kanlı ve en cani kıyımlarına sahne olmuştur. Yakın tarihte Rusya’nın Afganistan’ı işgali sırasında, Afgan mücahitlerini bağımsızlık savaşı verdiği için kutsayanların çoğu, bu gün ülkedeki Taliban yönetimini lanetlemekte ve ülkeden atmak için Kuzey İttifakı denilen ne idüğü belirsiz eşkiya takımıyla işbirliği yapmaktadır. Zamanında CİA’nın desteklediği Usame bin Ladin adlı eşkiyanın karşısına bir başka eşkiya takımını çıkarmak ancak iti ite kırdırmak olarak tanımlanabilir.

Savaşların sonunda kendini bir Anka Kuşu gibi küllerinden yaratan çok az ülke bulabilirsiniz. Almanya ve Japonya II. Dünya Savaşı’nın yenik ülkeleri olmalarına rağmen  bunu çok iyi başarmışlardır.

Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından 16 Eylül’de kaleme aldığı yazısında şunları anlatıyor; Televizyondaki çekim tekniklerinin mesajları vardır.  Uzaktan çekilmiş genel görüntü, olayın psikolojik etkisini ve gerçekliğini sizden uzaklaştırır. Bir insanın bütün vücudunun gösterilmesi dikkatinizi onun eylemine çeker.. Daha yakın bir portre görüntüsü, kişinin ne düşündüğüne odaklanmamıza yol açar. Gözlere, yüze yapılan yakın plan çekim ise o insanla empati kurmanızı sağlar. Şimdi soralım bakalım. ABD’nin Irak’a yaptığı saldırılarda kaç tane yakım çekim gördünüz? Sadece Bağdat üzerinde havai fişekler gibi uçan bombaları hatırlıyorsunuz değil mi? Sanki insanlar ölmedi gibi değil mi?

Geçelim Filistin’e... New Left Review’un 2000 Türkiye seçkisinde (Everest Yayınları) yayınlanan makalesinde Filistinli aydın Edward Said’in dediği gibi ABD televizyonları, terörün kaynağı olarak her zaman taş atan Filistinli gençleri gösterir. Onların hiçbir yakın çekimini göremezsiniz, hep topluluk halinde taş atmaktadırlar. Ya da Afrikalı açlar... onların hiç biriyle röportaj yapıldığını gördünüz mü? Sanki onların yaşadıklarına ilişkin düşündükleri bir şey yoktur; bu sanki onların doğal kaderinin sonucudur ve kabullenmişlerdir. Esmerlerin yaşadığı acı, hep genel görüntüdür. Ama olaydan on saat sonra hala ekranlarda döndürülen gözüne toz kaçmış itfaiyecinin yakın plan çekimleri çok yakın, çok gerçektir. Ortadoğu’daki bütün ölümler ise “genel görüntüdür”. Ortadoğu’daki insanların hissettikleri söylenen “sevinç” bütün tarih boyunca bir kez olsun kendi kaderlerinin bu kötü kaderi maniple eden ABD tarafından paylaşılmış olmasındandır. Diğer yandan bu sevincin bir “kamera hilesi ” olma olasılığı hala saklıdır. (Kaldı ki, bu yazı yazıldıktan bir kaç hafta sonra sevinçten göbek atan Filistinlilere ait bu görüntülerin, on yıl önce Körfez Savaşı sırasında çekilmiş görüntüler olduğu  ortaya çıktı..C.O.G)

Ece Temelkuran ile aynı gazetede yazılar yazan Sina Koloğlu’da bir yazısında şunlardan bahseder; Haberlerdeki ölüm, yaralanma, saldırı görüntüleri hep tartışma konusu olu. Genel kanı, bu görüntülerin insan sağlığı üzerinde olumsuz etki yaptığı yönündedir. Böyle deyip işin içinden çıkarız. Ama kazın ayağı öyle midir? Liberation gazetesinde (1 Ekim 2001 tarihinde) ilginç bir yazı yer aldı. Profesör Louis Crocq (saldırıya uğrayan kurbanların ruhi sarsıntıları konusunda uzman) İkiz Kulelere yapılan saldırı ve bu görüntülerin TV’de izleyici üzerindeki etkilerini yorumladı; "Saldırı ile ilgili gazetecilerin canlı yayınlarda yaptığı yorumlar izleyiciyi görüntülerdeki şok edici etkiden kurtarıyor"...

"Neden izleyiciler bu görüntülere tutsak oldular" sorusuna profesörün cevabı şöyle: "Bu saldırının gerçek görüntüleri, ölüm, yıkım, korku ve hiçlik gibi hepimizin içinde, çocukluğumuzdan bu yana var olan düşlerimizi temsil etmektedir." Bu düşler yaşamımızın TV dışındaki her anında var. Günlük yaşamın her karesinde var. Ama nedense top, hep televizyona atılır. İşte bir bilim adamı bunun televizyon ile ilgili olmadığını, korkuların, yıkımların zaten yaşamın bir parçası olarak bizimle beraber hep dolaştığını anlatmış oluyor.

Canlı yayına bağlanan ve yorum yapan gazetecilerin de izleyici gözündeki etkisi profesör Crocq’a göre "olağanüstü" önemli. Şok edici görüntülerin üzerine yapılan canlı yayındaki yorum, duygusuz bir şekilde verilirse de kabul görmüyor... Ama bunun dozu çok önemli. İzleyiciyi gördüğü şok görüntülerden soyutlayacak, bir yerde kurtarıcı bir yorum o kadar önemli ki. Gazetecinin psikolog özelliği hiç aklınıza gelmiş miydi? Evet bu kadar önemli, yapılan yorumların tarzı ve dozu.

"Televizyon heyecandan arınmaya yardımcı oluyor"... Crocq "hatta heyecan duygusunu yönetiyor" diyor. Görüntülerdeki arka arkaya gelen farklı temalar içinde yer alan şok, kurbanlara duyulan acıma hissi, kurtarıcılara karşı duyulan destek, televizyondaki görüntülerin veriliş şekli ile yönetilmiş oluyor.

Savaş görüntülerini evlerimize, odalarımızın içine sokan muhabirleri düşündünüz mü hiç? Elindeki kamerayla tarihe tanıklık etmeye çalışan bu insanların üstlendiği zor görev, kimi zaman  ölüm ya da yaralanma gibi riskleri içinde barındırıyor. Yalnızca işini yapmaya çalışan insanların üstlendiği bu risk çoğu zaman ölümcül olabiliyor. Reuters, savaş muhabirleri için hazırlamış olduğu yazıda bir takım öneriler getiriyor ve şunları sıralıyor:


Savaş muhabirliği her zaman her yerde kaçınılmaz olarak bir dizi riski gündeme getirse de, açık seçik tehlikelerden kaçınmanız gerekir. Ayrıca anlamsız risklere de girmemek gerekir.

 

  • Hiçbir haber, hiçbir fotoğraf, gazetecinin hayatından daha değerli değildir.
  • Her somut duruma göre risk değerlendirmesi yapmak ve ona göre tutum almak gerekir.
  • Yanınızda hiç bir zaman silah taşımayın, ayrıca silah taşıyan gazetecilerle birlikte dolaşmayın.
  • Üzerinizde, üstü işaretlenmiş haritalar bulundurmayın, yanlış anlaşılabilir. Neyin fotografını çektiğinize dikkat edin. Genel kural olarak resim çekmeden önce bulduğunuz yerdeki birliğin onayını talep edin.
  • Cephenin her iki tarafında birden çalışma imkanına sahip iseniz, hiç bir zaman, bir tarafın askerî harekatı hakkındaki bilgileri diğer tarafa iletmeyin.
  • Duruma göre, kalabalığın içine karışacak şekilde herkesinkine benzeyen giysilere mi yoksa derhal farkedilecek bir giysiye mi bürüneceğinize karar verin. Her iki durumda da askerî ya da paramiliter giysilerden uzak durun.



 
Her durumda en çok çocuklar etkileniyor savaştan. Yani yarınlarımız.. Dünya barışını bu gün bizler göremesek de yarın kendilerinin yapacaklarını düşündüğümüz çocuklarımız.. Hepsi asker doğuyor ne yazık ki. Özellikle erkek çocuklarının hepsi savaşcı olarak eğitiliyor. Vahşet her yerde. Televizyonda.. Masum gibi görünen çizgi filmlerde.. Çocuk kitaplarında.. Ve yine hepsi savaşmayı, el bombasını, mayını, tüfeği, top oynamaktan daha önce öğreniyorlar. Şiddetle büyüyor çocuklarımız. Ve yarınlar için taşıdığımız umutlarımız da o şiddete kurban oluyor.





Kaynakca:
1-Tahakküm ve Savaş Karşıtları İnisiyatifi  EKİM 2001 tarihli İnternet sayfasından
2-Ece Temelkuran,  Milliyet Pazar, Tozda Yürümek: Patlamayı okumak ve savaşın yeniden tarifi
3-Sina Koloğlu, Milliyet Gazetesi, (Kasım 2001)
4-Reuters Handbook for Journalists / Ian Macdowall, Butterworth-Heinemann Yayınevi, Oxford, 1992) Medyakronik sitesinden Foto Muhabirleri Derneği nin Sitesi için Çeviren Ragıp Duran. www.fmd.org.tr




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.