Ana Sayfa > Röportajlar



Altan BAL

Kim kral, kim soytarı
Hem kral, hem soytarı
Ezginin Günlüğü


 

ŞULE – Merhaba Altan, hoş geldin, herkes gibi işe en başından başlayalım, fotoğraf ne zaman ve nasıl bulaştı sana? Ne zaman ve nasıl bir tutkuya dönüştü?

 

ALTAN – Merhaba. Bu tür sorular hakkında durduğumuz noktadan geriye doğru bakarak fikir yürütebiliyoruz. Ben de düşününce, fotoğraf değil de önce görsellik bulaştı diyebiliyorum. 4-5 yaşlarında eve Milliyet Çocuk, Tercüman Çocuk dergileri alırdı abim. Bu dergilerde onlarca çizgi roman vardı. Ben de okuma bilmediğim için aynı dergilere defalarca bakardım resimlerine. Okuyormuş gibi yapardım. Sanırım görüntüye anlam biçme o zaman başladı. Anı fotoğrafının dışında fotoğrafla ilk karşılaştığım zamanlar ise önce İ.Ü İletişim fakültesi. Oradaki öğrenciliğimde karanlık odaya girerdik, ama öyle tutku falan yoktu. Fotoğrafı da düşünmüyordum, ama İletişim Fakültesi’ni sevmiyordum. Daha sonra İFSAK’a kursa gittim. Orada Ufuk Duygun’la tanıştık. O zaman bir-iki ay kadar özel ders aldım. O “çok güzel bir yeteneğin ve inatçılığın var, hiç peşini bırakma çok iyi gidecek” dedi. Fotoğraf üzerinden bir gelecek kurgulamak ilk o zaman kafamda oluştu. Sonra M.Ü Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim.

 

ŞULE – Yani güzel sanatlara girdiğinde fotoğraf bir tutku değildi aslında?

 

ALTAN – Fotoğraf çekmeyi seviyordum, ama fotoğraf çekmesem de hastalanıp yatmazdım diyebilirim. Şimdi ise hiç çekmezsem, günde mutlaka en az yarım saat evin içinde vizörden bakarım. Bende yavaş yavaş tutku haline geliyor. O da fotoğraf çekmek değil de, bir şeyler anlatmaya çalışmak. Bekar Odaları’ndan sonra birşeyler değişti. Bekar Odaları okulda ödevimdi, yani bu işe çok öznel bir hikaye ile başladık. Sonra bir sergi oldu, bir sürü insanın duygusal anlamda etkilendiğini gördüm. Bekar Odaları’nın sonuçlarını görünce işin ciddiyetini daha iyi anladım. Gamze Toksoy, kendisi sosyologtur, onunla tanıştım, Bekar Odaları’nın yazılarını yazdı, onunla konuşmamız, sonra Özcan Abiler (Özcan Yurdalan), Fotoğraf Vakfı, İFSAK, herşey yanyana gelmeye başlayınca fotoğrafın ne kadar önemli olduğunu, fotoğrafın bir iletişim aracı olduğunu düşünmeye başladım. Sanırım, Kamyoncular için burdan yola çıkıp, bir makine sayesinde bir sürü ortama girmeye başlayınca, o zaman bir tutku oldu. Alışkanlık yaptı. Ancak, şöyle demiyorum; fotoğraf bir tutkudur, olmalıdır, fotoğrafsız yaşanmaz. Öyle bir şey yok. Benim için tutku olan şey anlatmak, birisine bir şeyi anlatmak. Fotoğrafsız bir hayat düşünemiyorum gibi büyük laflara gelemiyorum açıkçası.

 

ŞULE - Bugün “fotoğraf”ın neresindesin? “Fotoğraf” senin yaşamının neresinde? Yani bugün bulunduğun noktada “tamam istediğim yerdeyim” diyebilir misin?


 

ALTAN – Bunun bir sınırı yok, şurdayım burdayım o hikayeler hiç bitmez. Çünkü insanın yolculuğu bitmiyor. Modern şehir insanı, gitgide Amerikan filmlerinin dramatik yapına uygun yaşıyor. Bu filmlerin dramatik yapısı şu şekilde özetlenebilinir: bir kahraman, kahramanın ulaşmak istediği bir son, araya giren onlarca engel. Hepimiz tüm günümüzü artık bir takım sorunları çözmek için geçiriyoruz. Öylesine bir şey yaptığımız anlar o kadar azaldı ki. Bu engeller ve engellerle mücadele eden insanlar bitmedikçe, ne fotoğrafın hikayesi ne de belgesel fotoğrafçının hikayesi biter. Ama kendimi sadece belgesel fotoğraf üzerinden ifade etmiyorum, biraz daha teknik deneysel çalışmalar değil de, içerik olarak biraz daha herşeyi sorgulayan çalışmalar da yapmak istiyorum. Her yerde söylüyorum; bir fotoroman yapmak istiyorum. Türk filmlerine, türk fotoromanlarına bir saygı niteliğinde, eğer becerebilirsek eski dublörlerin oyuncuların olduğu, ciddi ciddi, dalga falan geçmeyen, büyük baskı fotoromanlar yapmak istiyorum. Hiç belgesel fotoğrafla bir alakası yok, ama orda başka bir derdim var. O fotoromana gönderme yapmak istiyorum. Dolayısıyla insan fotoğraf çektiği sürece, o makine elinizde olduğu sürece, sürekli değişiyor fotoğrafa bakışınız.

 

ŞULE – Yani fotoğrafın şu noktasındayım demiyorsun, o sürecin bir aşamasındayım diyorsun.


 

ALTAN – İlk Türkiye’yi otostopla gezdiğim zaman yıllar önce Kars’a sınıra gitmiştik. Kendimi haritanın en doğusunda filan hissetmiyordum açıkçası. Harita görmesem hayatımda İstanbul’dan ne kadar uzağa gittiğimi bile anlayamazdım. Aynısı geçerli. Fotoğrafın şurasında burasında hissetmiyorum hiç kendimi.

 

ŞULE – Ve bu süreç hep fotoğrafla birlikte değişecek.

 

ALTAN – Evet. Bu neresindeyim lafı hep geriye bakarak konuşulmuştur. Geriye dönüp baktığımız zaman fotoğrafın neresinde olduğunu konuşabilirsin. Örneğin “Bekar Odaları”nda fotoğrafın neresindeydim? Fotoğrafın etkili bir iletişim aracı olduğuna uyanmıştım. Ama şimdiyi konuşamıyoruz gibi geliyor bana. Yani şimdi ben burdayım ama on yıl sonra dönüp baktığım zaman Kamyoncular’ı çekerken aslında bunu yapmışız falan diyoruz, dolayısıyla en son bilgi orda. Fotoğraf benim yaşamımın neresinde? Ben çok mutlu ya da mutsuz değilim, melankoliğim demiyorum da, çok da hayatın güzel olduğunu savunanlardan değilim. Kafası çalışan her insan için böyle. Dünyanın durumu, sistem, kapitalizm falan demiyorum. Bireysel ilişkilerimiz bakımından iyi gitmiyor. Çünkü sistemleri yapan bireysel ilişkilerimiz. Dolayısıyla biz de birey olarak birşeyleri değiştirme gücümüzün çoktan elimizden kaçtığını zannettiğimiz için, yaşam sıkıcı hayatlara dönüşüyor. Sergi açıyorsun, sen geliyorsun, o geliyor, dünya gelse ne olacak, bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ben bu kitabı yayınladıktan sonra, bu sergiyi açtıktan sonra, şaşırdığım hiçbir şey olmadı. Hep böyle olur. Uzun lafın kısası hayat bana böyle biraz sıkıcı geliyor, daha düzenli hayatlar daha da sıkıcı geliyor. Kendi adıma dayanamıyorum. Dolayısıyla fotoğraf burada çok güzel bir meşgale. Çünkü bir; işlevsel, insanlara ulaşıyor, çabuk üretiliyor, çabuk paylaşılıyor. İki; sizi her tarafa götürüyor. Benim yaşamımda fotoğraf şimdilik biraz o sıradanlığı kırıyor. Can sıkıntısını gideriyor. Hiç girmeyeceğim sokağa girmemi sağlıyor. Ama bunun için fotoğraf tutkunu muyum o ayrı, yaşamımın burasında hayatı biraz daha çekilir yapıyor kendi adıma.

 

ŞULE - Altan Bal’ın yaşamdaki duruşunu nasıl ifade edebilirsin?

 

ALTAN – Duruşum şöyledir böyledir diye konuşmak bana biraz komik geliyor. Onun yerine “keşke böyle olsam” üzerinden konuşayım. Birincisi; çok şikayetçi bir insan olmamaya çalışıyorum. Benden şunu çok duymazsın: “param yok yapmıyorum”. Param olmadığı zaman bile duymazsın. Eskiden daha asık suratlıydım, ama son zamanlar da, özellikle fotoroportaj.org ile birlikte sürekli üretime devam edince, daha mutlu bir adam oldum. Fotoğraf dünyayı değiştirir mi? Şuna inanırım; fotoğraf bireyi değiştirir. Bireyin değişmesi demek dünyanın değişmesi demek. Demek ki fotoğraf dünyayı değiştirir. Birey olarak herşeyi yapabilecek güçte olduğumuza inanıyorum. Dolayısıyla duruşum nasıl; birincisi sürekli üretim, çok mızmızlanmadan, çok şikayet etmeden, çok çalışmak, sürekli çalışmak. Ama bu çalışmak günde 10 saat çalışmak değil. Nasıl çalışılıyorsa öyle çalışmak, biri rakı içerek çalışıyordur, biri bilmem ne yapıyordur. Ve bunu somutlamak; yazı olur, bardak yaparsın, bilmem ne yaparsın. Başkasına somutlamak. Çünkü bizim, ya da benim, en büyük ihtiyacımız o; hayatın zorluklarına rağmen üretilebilirliğini göstermek. Şimdi biz oturup mantıklı düşünürsek, hepimizin ilk bulduğu işe girip, ilk bulduğu maaşı kapması, ilk bulduğu arabayı alması, yani mantık bu. Ama bir adam çıkıyor, mesela Cemal Süreya çıkıyor, memurluk yaptığı halde şiir yazıyor, Orhan Veli çıkıyor, Ara Güler çıkıyor, Kafka çıkıyor. Sistem diye bir şey olmadığını bu insanlar üreterek görünür kılıyor. Bu üretimi çok önemsiyorum. O konuda çok disiplinliyimdir. Yani rahat yaşarım, 11 de kalkarım, ama iş üretmeye gelince, yalnız kalacak kadar gıcığımdır. Böyle olacak şöyle olacak diye keser atarım. Dolayısıyla yaşamdaki duruşumun birinci maddesi bu: bir şekilde ortaya çıkanın arkasında durarak sürekli üretmek. İkincisi; normalin üzerine çıkmak, kafayı sürekli zinde tutmak, yaratıcı şeyler düşünmek, bunun için anrtreman yapmak. Üçüncüsü de; bir şeyin seçimini yapıyorsak onun hakkını vermek. İnsanlar her şeyi aynı anda istiyor. Hem sabah akşam işe gitmek istemiyor kimse, hem de aylık bilmem kaç lira parayı garantilemek istiyor. Bir de çok da hırs yapmamak lazım. Ama bunlar Altan Bal’ın yaşamda bir duruşu değil. Keşke böyle olsa. Ben buna uymaya çalışıyorum.

 

ŞULE - Hepimizin yaşamla bir alışverişi, bir derdi var. Altan Bal’ın derdi nedir?

 

ALTAN – Ben yaşama canlı organizma muamelesi yaparım. Solaris diye bir bilim kurgu romanı var, filmi de var. Bir gezegen var, gezegen canlıdır, siz gezegene nasıl davranırsanız gezegen size öyle davranır. Ben hayatı öyle düşünüyorum. Hayatı böyle somut bir şey düşünüyorum. Özenli davranırsan o da sana özeniyor. Dolayısıyla, hayatla alışverişim hayata çok özenli davranmak. Bir sevgiliye özenir gibi özenmek. Mesela Kamyoncular’a başlarken ne sponsor var dı ne de İFSAK. Cebimde 10-15 milyonla yola çıktım. Orada bir an dursam desem ki, “ulan ne işin var, yolda başıma bir şey gelse cebimde beş kuruş para yok”, bu kitap olmazdı. Çünkü BP bunun yarısını gördükten sonra parayı verdi, yollara çıkmamı sağladı. Dolayısıyla ben bir şeyleri anlatmak, görünür kılmak istiyorum. Alışverişim bu. Bazen bu süreçte cesaretli olmanız gerekiyor. Okul bitiyor, herkes bir iş koşuşturmacasına giriyor. Panikliyorsun. Zannediyorsun ki millet bütün fotoğraf işlerini kaptı, ben salak gibi ortada kaldım, o paniklemeyle ilk bulduğun işe giriyorsun. Bir bakıyorsun ki 20 yıl sonra o iş için, mesela reklama girsen reklam fotoğrafçısı olmuşsun, vesikalık stüdyosuysa üstünüze kalıyor. Kimse kimseye dur bir panikleme demiyor, aç değil açıkta değilsin, hayata iki yıl geç başlasan ne olur, hatta aç açıkta olanlar bu konuda daha gözü kara oluyor.

 

ŞULE – Kamyoncular fikri ilk nasıl çıktı? Neden kamyoncular? Tamam biliyorum kitapta okudum babandan dolayı bu projeye girdin ama ilk nasıl kafanda oluştu?

 

ALTAN – Küçükken kafamda hep eğlence macera gibi vardı, biraz daha büyüyünce bunun romanını yazsak, filmini yapsak ne güzel olur, diyordum. Bekar Odaları’nın sergisi olunca anladım. Ama o çekildiği zamanlar öyle değildi. Bekar odalarını A dergisine götürdüm baktılar baktılar, o zaman biz öğrenciyiz, biz bunları yayınlayamayız, bizim seyircimiz bunu sevmez, dediler. National Geographic’ler Türkiye’ye girdikten, Magnum sergileri Türkiye’ye geldikten sonra, insanlar buna ilgi göstermeye başladılar. Şimdi fotoğrafa başlayanlar çok şanslı, sonuçlarını görüyorlar. Şimdi fotoğrafa başlayan birisi der bence; doğa fotoğrafı çekeceğime belgesel çekeyim daha çok ses getiriyor.

 

ŞULE – Ama bunu yapmak için ciddi bir birikim gerekmez mi?

 

ALTAN – İyi niyetle baktım. Dolayısıyla Bekar Odaları’nın sergisinin sonuçlarını gördükten sonra karar verdim.

 

ŞULE – Bekar Odaları’ndan sonraki işte de en iyi bildiğim şeyi yapayım dedin.

 

ALTAN – Evet. Tabii burada çok önemli bir faktör var; ben küçüklüğümden beri “benim sabah akşam gidecek bir işim olmayacak” diyordum, doktor falan olacağım demezdim. “Bekar Odaları’nı yaptık, yeter artık şimdi bir işe girelim” demememin sebebi, biraz da buydu.

ŞULE - Senin için fotoğrafın tanımı?

 

ALTAN – Fotoğraf dediğimiz nesne bir iletişim aracı. Mesela kalemle bakkala sipariş de yazabilirsin, roman da yazabilirsin. Fotoğraf makinesinin işlevi bu kadar. Fotoğraf; bu nesne üzerinde gösterileni değil de, gösterdiği hakkında benim fikrimi söyleyen bir iletişim aracı. Yani kamyoncu gerçeği değil bu, benim kafamdaki kamyoncu gerçeği. Fotoğrafın gerçeği falan yansıttığına hiç inanmıyorum. Yeni bir gerçeklik yaratıyor ve bunu görsel olarak anlatıyor. O yüzden etkili. Diğer bir yandan da, bunu bu kadar güçlü görsel anlatan çok sıradan bir iletişim aracı. Şu anlamda sıradan diyorum; siz dünyanın en önemli meselesine fotoğrafları çekilmişse dişçide sıra beklerken şahit olabilirsiniz, tuvalete gidersiniz bir tane gazete alırsınız, ama tuvalete gidip bir dizüstü bilgisayar alıp bir dvd seyretmezsin. Ben bu sıradanlığı seviyorum. Yakın zamanda göremesek de bu sıradanlık çok büyük işler yapmış; Vietnam savaşlarını durdurmuş, yeni gündemler yaratmış.

 

ŞULE – Fotoğraf yaşamdan daha gerçektir diyorum ben. Örneğin kitabında gösterdiğin kamyoncuların gerçeğine inanıyorum. Günlük yaşama, yani kendi içinde yaşadığımız yaşamın gerçekliğine inanmıyorum. Bunun dayatılan bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum.

 

ALTAN – Fotoğraf, gerçekliği manupule eden bir şey ve sen manupule edilen bu gerçeğe inanıyorsun. Modern çağ insanının başka şansı yok. Irak savaşı diyoruz. Kaç kişi Irak savaşını gördü ki, herkes Irak savaşının görüntülerini gördü. Karşılaştırırsanız gerçeğe en yakın kopyayı yaratıyor. Bu da soru işareti: gerçek dediğin hareketli, fotoğraf dediğin hareketsiz; gerçek dediğin üç boyutlu fotoğraf iki boyutlu; gerçek dediğin sürekli, fotoğraf kadrajlı. Dolayısıyla bence fotoğraf gerçeklik değildir. Fotoğraf daha tehlikeli bir iş yapıyor: yeni bir gerçeklik yaratıyor ve o gerçeğin yerine geçiyor. Irak savaşı bunun çok güzel örneği. Bırak Irak’taki savaşı, şurda çöp toplayan adamla ne kadar zaman geçirdik ki, onun gerçeğini anlayalım. Yeni gerçeklikler çoğalarak gidiyor böyle. Bence kötü bir şey değil.

 

ŞULE – Fotoröportaj projelerinde gördüğüm fotoğrafların, fotoroportaj.org’da okuma şansı bulduğum yazıların ve yine fotoroportaj.org’un tercih ettiği projeler üzerinden Altan Bal’ın bende oluşturduğu fotoğrafçı imajı, görünmeyeni göstermekten ziyade, insanların görmek istemediklerini, reddettiklerini, ötekileştirdiklerini göstermek, haksızlığa, adaletsizliğe ve ikiyüzlülüğe tepki ve isyanı dile getirmek, toplum ve insanlık ne kadar kör-sağır-dilsizi oynamak isterse istesin, ısrarla kralın çıplak olduğunu duyurmaya çalışmak. Sen böyle bir fotoğrafçı mısın?

 

ALTAN – Önce şunu önemle belirtelim ki bu çok önemli, fotoroportaj.org’da yayınlanan işler yalnızca benim tercihim değil. Fotoroportaj.org bir ekip ve ben o ekibin bir parçasıyım. Biz, yani Ali, Canay, Esra ve ben, yayınladığımız projeler reddedilenleri, ötekileşenleri ortaya çıkartsın demiyoruz, biraz nitelikli işleri yayınlayalım diyoruz, ama nitelikli işler de zaten bunun eleştirisini yapan işler oluyor. Dolayısıyla bizim derdimiz en başta fotoğrafın biçimsel yanından kurtulup onu bir başka yerde tutmak, etrafımızda gördüğümüz hayatları başkasına iletmek, o küçük ve bencil dünyalarımıza başkalarının da sıkıntılarını sokmak. Eşcinseller Eryaman’da dövülüyorsa buna üzül diyoruz. Üzülelim diyoruz. Kurban pazarlarında o kurbanlar şehrin ortasına gömülüyorsa, gidip kurban pazarında kadrajı böyle yaptım, polarize filtreyi böyle koydum, böyle yapma! İkincisi de yazı, fotoğrafla yazıyı yanyana getirmek. Fotoroportaj.org farkını yaratan o yazıların fotoğrafla birlikteliği.

 

ŞULE – Ama burda benim çizdiğim resimden farklı bir şey söylemedin zaten. Sanki ben fotoroportaj.org’u farklı yüksek bir koltuğa koydum da, sen de yok canım o kadar büyütülecek bir şey değil, yaptık işte mütevazılığındasın.

 

ALTAN – Tamam dediğin doğru, ötekileri, reddedilenleri, bir sürü işi tek biz yayınladık. Ama biz onu şimdi söyleyebiliyoruz, biz bunu ilke edinmedik, çıkan sonuç o. Dünya görüşlerimizle alakalı bir şey bu sonuç, doğal bir sonuç. Yani kimsenin yayınlamadığını yayınlayacağız diye bir şey konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum açıkçası.

 

ŞULE – Tamam, insanın doğalı bu ama hayat öyle değil. Geçen yıl 1 mayıstaki olaylarda, bütün medya yayınlasak mı yayınlamasak mı ayaklarında, insanlar yorum yapmaya çekiniyor, bir bakıyorsun fotoroportaj.org dan diye çıkış yapıyor. Hrant Dink olayında herkes konuşmaya korkuyor, ermeni lafını ağzına almaya çekiniyor insanlar, orda bir insan öldürülmüş kim olursa olsun ciddi bir katliam yapılmış, kimsenin gıkı çıkmıyor, fotoroportaj.org özel sayı yapıyor. Üstelik söylediklerini tokat gibi söylüyor. Bence bütün insanların da fotoroportaj.org’da etkilendiği şey bu. Siz bir anda uyandırıyorsunuz. Uyandırma oluyor bunun adı bence.

 

ALTAN – Güzel bir tespit yapmışsın. Bize pek tokat gibi gelmedi bunlar. Bize doğal geliyor. Asıl tokatlayanlar bizi, sosyal meselelere gıkı çıkmayanlar bence. 1 Mayıs’ta polis işe giden insanları servisten indirip üzerlerine su sıktı, biber gazı attı. Ama bu insanlar yine aynı gün, bir sonraki gün işe gittiler. Asıl tokatı onlar attı bize. FotoRöportaj.org’un yayınladığı işler arasında bence senin dediklerine uyan çalışma Ahmet Şık’ın Mayın çalışması. O çalışmadan sonra ben kendime tatlı su fotoğrafçısı demeye başladım açıkçası.

 

ŞULE – Fotoroportaj.org’dan senin imajına, yani nasıl bir fotoğrafçı olduğun konusuna dönmek istiyorum ısrarla?


 

ALTAN – Ben öyle çok büyük siyasi olaylara falan girmedim. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğrenciyken, öğrenciler yine hareketlenmeye başlamıştı. Çok ciddi işgaller falan oldu, hepsinin içinde vardım, organize eden falan değildim, ordaki sayılardan bir tanesiydim. Kendi adıma, o yaratmak istediğimiz dünya, hangi amaç için uğraşıyorsak, orada bir katkı bulamayacağımı anladım. Yeni üretim ilişkileri, tüketim ilişkilerini bireysel olarak da gözden geçirmemiz gerekiyor. Kimse beni arayıp kamyoncuları çek demedi. Sistem sana ne diyor; bir proje çekeceksen önce onun parasını bulacaksın, kalacağın yeri bulacaksın. Ama sen bunları düşünmeyip yola çıkıp bir kamyonu çekince sistem orda bitiyor. Bence örneğin Hrant Dink sistemi bitiriyor, Orhan Veli sistemi durduruyor, aklınıza kim gelirse, o söylemin dışına çıktığı an sistem bitiyor.

 

ŞULE - Politik, sosyal ve toplumsal konularla yakından ilgilenen, maalesef sayısı çok az olan bu konularda duyarlı fotoğrafçılarımızdan birisin. Türkiye ve dünyanın geleceğine dair umut ve umutsuzlukların?

 

ALTAN – Önce şunu söyleyeyim; belgesel çektiğini söyleyen bir fotoğrafçının sosyal meselelere duyarlı olmaması gibi bir şey söz konusu değil. Çektiği konuya duyarlı değilse, o belgesel fotoğrafçı değil, bence sosyal röntgencidir. Doğa fotoğrafı çeken bir adam çevre kirlenmesinden rahatsız olmuyorsa, doğa fotoğrafçısı değildir doğa röntgencisidir.

 

Türkiye’nin ve dünyanın geleceği diyerek olayı soyutluyoruz. Sanki gelecek bizim ellerimizde değilmiş gibi. İnsanlar var. İnsan değiştirdi herşeyi, insan değiştirecek herşeyi. Yaşam olduğu sürece umut olmak zorunda.

 

ŞULE – Buna inancın var yani.

 

ALTAN – Kendime inanıyorum çünkü. Ben kendime güveniyorum; insan ilişkilerinde daha özenli davranacağım, insanları kırmayacağım, kimseyi sömürmeyeceğim. Böyle kurtulur değişir. İnsan değişmediği sürece herşey yarım kalır. Dolayısıyla insan değişecek.

 

ŞULE – İlk Ali Öz’e yazmıştım, Marquez’den bir alıntı; Marquez’e sormuşlar, çok karamsar bir adam olduğunuzu söylüyorsunuz ama kitaplarınızda hep bir umut var bu nasıl oluyor diye. O da cevap vermiş “dünyanın güzel olacağına inanmıyorum ama inanmak istiyorum”. Buna benzer bir şey mi söylüyorsun?

 

ALTAN – Dünyanın güzel olması diye bir şey yok, insanların güzel olması diye bir şey var. Bu elimizde, nasıl engelleyebilirler ki biz kafaya koyduktan sonra. Yani sistem mistem onlar sonuç, sebep değil. Çok eminim bu konuda.

 

ŞULE – İnançlı olman ne güzel. Ben mesela çok inançsızım bu konuda. İnsanın dünyadaki en vahşi yaratık olduğuna ve vahşetinin sınırı olmadığına inanıyorum.

 

ALTAN – Peki sen o kadar vahşi olur musun?

 

ŞULE – Olmam tabii.

 

ALTAN – Bak işte sen kendine inanıyorsun demek ki. Değiştirdin işte.

 

ŞULE – Ama dünyada böyle düşünen insan sayısı çok az.

 

ALTAN – Burda 3 kişi varız işte. Bir odada 3 kişi öyle.

 

ŞULE – Ama sen böyle düşünürken televizyonu açıyorsun inanılmaz şeyler görüyorsun.

 

ALTAN – Ama onu bilerek yapıyorlar. “Ümit yok! Bak sen bir tane kaldın!” duygusu vermek için yapıyorlar. Böyle yapanın başını keseceğiz diyorlar İran’da, ama yine özgürlük filmleri yapılıyor. Hep Dink örneğini veriyoruz, hep de örnek verip adını analım, öldürüleceğini bilmiyor muydu? Güvercin Ürkekliği diye bir yazısı vardı. Resmen beni öldürecekler demiş. Buna rağmen yazmaya devam ediyordu. İnsanlar toplanıp bir otelde 33 kişiyi, 33 şairi yakıyorlar, oturupta seyrediyorlar. Ama ne oluyor; 33 kişi öldü diye şiir duruyor mu, bir insan çıkıp yine şiir yazıyor. Şimdi refleks geliştirdim; “Bu ne işe yarıyor?” sorusu aklıma geldiği an, ikinci aşamaya geçmeden nerede olursam olayıp makineyi alıp sokağa çıkıyorum. Bu kadar sorun ne işe yarıyor? Üretimi arttırıyor. Dolayısıyla böyle yapmak lazım, birşeye dönüştürmek lazım bunları. Yoksa topluca intihar etmemiz lazım değil mi?

 

ŞULE - Peki sence Türkiye fotoğrafından sözedilebilir mi? Türkiye fotoğrafının genel özellikleri nedir? Eksiklikler için bir çözüm önerin, şöyle yapılsa iyi olur diyeceğin şeyler var mı?

 

ALTAN – Türkiye’de yapılan fotoğraf diyelim bence. Belgesel fotoğrafı temel alırsak, Türkiye’de üretilen fotoğrafın temel sıkıntısı ne? Türkiye’de değil de, dünyadaki temel sıkıntı; işi maddi bir ürüne dönüştüremiyorlar. Dergiler fotoğrafçılara, Robert Capa’ya, Eugine Smith’e dediği gibi, ne çekersen çek gönder demiyor. Mesela git otogarı çek diyor sana. Şimdi senin otogarla ilgili hiç sosyal meselen yok, ama çekmek zorundasın. Dolayısıyla ortaya çıkan iş biraz ruhsuz oluyor. Bu işin üretiminin artmasını istiyorsak dergilerde gazetelerde yer bulması ve bunun karşılığının verilmesi lazım. İkincisi, Türkiye’de fotoğraf seyircisinin artık gidip biraz kitap alması lazım. Fotoğraf albümü alması lazım.

 

ŞULE – Türkiye’de fotoğraf seyircisi var mı?

 

ALTAN - Fotoğrafla ilgileniyorum diyen insan makinem var diyor aslında.

 

ŞULE – Kursa gidiyor. Fiyatı uygun o sıradaki iyi bir makineyi alıyor. Ondan sonra da fotoğrafçı oluyor. Ondan sonra da okumaya ihtiyaç duymuyor zaten.

 

ALTAN- Sonra bu kitabı alıyor, ben de buraya gitsem daha iyisini çekerdim zaten diyor.

 

ŞULE – Bunun tüketicisinin olması lazım diyorsun.

 

ALTAN – Tüketici demiyeyim de, peşinden koşan insanların olması lazım. Ben hayatımın yüzde seksenini bu gibi işlere ayırıyorum. Kamyoncular’ı 3 yıl uğraştım, bunun 1 yılı da sponsoru ile uğraştık. Böyle bir derdim olmasa dört yıl çekecektim. Böyle bir sıkıntı var.

 

ŞULE – Türkiye’deki sıkıntılardan biri de bu sanırım. Fotoğrafçının bir projesi varsa, sponsor bulmakla uğraşmamalı, bu işleri yapan birileri olmalı, yani sponsor bulma ve sponsorla yapılan iletişimi götürecek, bizzat bununla uğraşan profesyonel insanlar olmalı, senin yerine onlar yapmalı bu işi, sen uğraşmamalısın.

 

ALTAN – Çok güzel söyledin. Bir ekleme yapmak istiyorum, fotoğrafı sponsor bulunca çekeceksen bulamayınca çekmeyeceksen, çekme zaten. Kafaya koydun mu, bu işlere kafa yoran camiada kim kime dese ki bana bir 150 milyon ver, verilir. Bana çok destek verildi mesela. Kamyoncu’ların olmaması için tek sıkıntımız cesaretti. Ben daha çok üretildikten sonraki kısmındayım. Üretildikten sonra bunun destek bulması lazım. Belgesel fotoğraf Türkiye’de gözüktüğünden daha çok üretiliyor aslında, çok düzenli çok ciddi üretenler var. Ama bunları sergileme, insanlara ulaştırma şansını o kadar az buluyoruz ki.

 

ŞULE – Bir de fotoğraf üzerine konuşamamak gibi sıkıntımız da var değil mi? Örneğin Kamyoncular, Bekar Odaları üzerine sergiler, gösteriler oluyor, gelip seni tebrik ediyorlar, ama kimse bu proje üzerinden kuramı kavramları tartışmıyor, bu proje neden belgesel ya da neden değil. Bu insanların acısı sevinci üzerine hiç yorum yapmıyoruz.

 

ALTAN – Bunun etiği tartışılmıyor. Seyircinin senin işini eleştirip eleştirmemesinden önce sen ne iş yaptığının farkında olacaksın. O işin sosyal sorumluluklarının farkında olacaksın.

 

Dediğin doğru kimse kimseyi eleştirmiyor, kimse kimsenin ortaya çıkardığı, sergilediği, yayınladığı fotoğraflar hakkında konuşmuyor. Fotoğraf lügatımız “ellerine sağlık, ışığın bol olsun” dileğini aşamıyor bir türlü. Fotoğrafçılar da yapmıyor. Ben Güzel Sanatlar mezunuyum. Okulda da bu tür yaklaşımlar özendirilmiyor.

 

Yani sinemada olduğu gibi, fotoğraf çekmese de fotoğraf eleştirisi yazan bir kadro yok. Çok açık bu. Ama fotoğrafçılar kendi aralarında da yapmıyor.

 

ŞULE - İsim vermek istemeyebilirsin ama yine de soracağım, kendine örnek aldığın fotoğrafçılar var mı, ya da beğendiğin isimleri söyleyebilir misin? Ruh akrabalığın olan fotoğrafçılar?


 

ALTAN – Fotoğrafçı demesek daha rahat olur. Örnek aldığım insanlar var mı var; Sait Faik. Fotoğraflarımda Sait Faik ruhunun onda birini yakalasam, benim en önemli hikayem oluyor. Andre Kertesz fotoğraflarının hepsini duvarıma asarım, peki Andre Kertesz gibi fotoğraf çekmek ister miyim, hayır. Ama o çağda öyle bir şey yapmış ki beni etkiliyor. Fotoğrafta böyle bir şey var; o çağ ile anlaşılması gerekiyor. Merih Akoğul’un 3 yıl asistanlığını yaptım. Merih hocanın çok yönlülüğünü çok severim, beni çok beslemiştir. Koudelka’nın yurtsuzluğu beni çok etkiler. Kendimin çok statükocu olduğumu anlarım, yani fotoğraflarım neden daha iyi değil sorusunun cevabı belki de akşam eve dönmem yani. Yani gidip bir sıcak çatı altına girecek kadar konformist oluşum. Nicos Economopoulos; gözü çok farklı. Nicos’un çektiği fotoğrafları tanımlasan, fotoğrafları görmesen, biri dese ki şöyle bir fotoğraf çekmek istiyorum, şuradan ayak girecek buradan kazın kafası girecek, derim ki saçma sapan şeylerle uğraşma. Ama onları öyle bir yanyana getiriyor ki, balkan lafını kullanmadan balkanların ruhunu anlatıyor. Ama örnek aldığım kişiler diyince en gerisinden başlarsak kendi adıma en çok Kafka. Kafka’nın Dönüşüm, Yabancılaşma eserleri çok etkilendiğim şeylerdir. Orhan Veli, Cemal Süreya, Umberto Eco, vs…

 

ŞULE - Peki beğenmediğin fotoğraf çalışmalarını beğenmeme sebebin nedir?


 

ALTAN – İyi fotoğraf diyince bunu böyle mühendislik harikası gibi anlatmalarından çok hoşlanmıyorum. Bir de okumadan bu iş olmaz. Geçen bana şunu sordular; bu kadar insana ders veriyorsun, bunların içinde sürekli fotoğraf üreten, sıradanlığı yenmiş fotoğrafçılar var mı? 5-6 kişi var dedim. Sonra kafamdan bir geçirdim; bu 5-6 kişinin ortak özelliği, fotoğraf eğitimi almadan önce de çok ciddi birer okur olmaları. Dolayısıyla okumadan, fotoğrafçı böyle gezicek acayip gözü olacak her şeyi çekecek, öyle bir şey yok. Okucaz okucaz okucaz…… Sonra çekeceğiz. İlker Maga’nın çok güzel bir sözü var: “Sırf fotoğraftan anlıyorum diyen fotoğraftan da anlamıyordur”.

 

ŞULE - Fotoğrafçı olmasan ne olurdun?

 

ALTAN – Becerebilirsem yazar olmak isterdim.

 

ŞULE - Fotoğraf çekerken ne hissediyorsun?

 

ALTAN – Önemli bir iş yaptığımı. Üstünüzde büyük bir sorumluluk var aslında. Çünkü o an bir daha olmayabilir. Fotoğraf çekme tecrübeniz arttıkça fotoğraf çekerken hoş olmanız azalıyor, tecrübem arttıkça gördüm ki hiçbir şeyin tekrarı yok. Herşey milimetrik düzeyde de olsa çok farklı. Siz bir kere şahit olduğunuz şeye sadece bir kere şahit oluyorsunuz.

 

ŞULE – Sen kafandakini fotoğrafa koyuyorsun, peki fotoğraflarına bakan kişinin de bunu anlamasını mı istiyorsun, izleyiciden böyle bir beklentin var mı? Yoksa izleyici bambaşka şeyler düşünebilir mi? İkincisi sen fotoğrafçı taraftır diyorsun, peki izleyici senin fotoğraflarına baktığında, senin karşı tarafında bir düşünceyi algılayabilir mi fotoğrafına bakıp?

 

ALTAN – İkincisinden başlayayım; o yüzden bizim içinde bulunduğumuz disiplinlerde tek fotoğrafın önemi yok. Kesinlikle serinin önemi var. Seri 10 fotoğraf olur, 12 olur, ne kadar az olursa o kadar iyi. Bu kitabı bugün çıkarsam belki 20-30 fotoğrafı alırım bunun içinden. Çünkü her değişen gün fotoğrafik gözünüz değişiyor. Dolayısıyla seri fotoğrafta böyle bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

 

Taraf olma konusuna gelince, ben fotoğrafçının taraf olmama şansı yok diyorum. Bunun farkına varırsa güzel olur diyorum. Başka seçenek yok yani diyorum.

 

ŞULE – Benim takıldığım bir konu var; toplumsal meselelerde ben fotoğrafçılardan bir tavır bekliyorum. Türkiye fotoğraf ortamında bunu eksiklik olarak görüyorum. Niye bir tane Fazıl Say çıkıyor. Yani bugün yaşanan gelişmelerle ilgili bir tane değil de yüz tane sanatçı avaz avaz bağırsa bu adamlar belki bazı şeyleri bu kadar kolay yapamayacaklar . Ben çıktığımda beni kimse dinlemez ama örneğin Ara Güler bir kelam etse insanlar ciddiye alır. Fazıl Say, Genco Erkal konuşunca dinliyor insanlar. Örneğin Genco Erkal Sivas 93 gibi bir iş yapıyor, niye bir sürü sanatçı biraraya gelip bunu gündeme oturtmuyor.

 

ALTAN- O konuda haklısın ama bu fotoğrafın sorunu değil, genel bir sorun, bu toplumun etik sorunu. Eğer bir insan belgesel fotoğraf üzerinden kendine fotoğrafik kariyer yapıyorsa o tavrı benim için herşeyden daha belirleyici oluyor. Ara Güler fotoğrafları bence hakikaten de iyi fotoğraflar, abartıldığından bir gram aşağıda değiller. Belki de daha üst seviyedeler. Ara Güler diyor mu İstanbul’un 60’lardaki sorunlarını çektim. Demiyor. O zaman onu yargılayamam. Ayrıca Ara Güler fotoğrafları üzerinden tarih okursun, o dönemin sorunlarını da okursun. Ara Güler olmasa kimse belgeleyemiyor 6-7 Eylül olaylarını. Aslında orda tavır koymuş, çekmek tavır orda. Kimsenin aklına şu soru gelmiyor mu: o dönemde sırf Ara Güler’de mi fotoğraf makinesi vardı? Ve ne zaman tarihsel olaylarla ilgili bir fotoğraf istense Ara Güler hemen çıkarıp veriyormuş. Yani aslında tavır yapıyor.

 

ŞULE - Projelerinin çekim koşulları ve süreçlerinin zorluğu kadar, konuları itibari ile pek çok inanın ruhsal ve duygusal olarak kaldırabileceği konular değil. Neden diye sormak istiyorum?


 

ALTAN – Ben öyle büyük seçimler yaparak güzel sanatlar okumuş falan değilim. Bizim ailede ilk üniversite mezunu olan babamın çocuğu. Bizim hikayemiz de şu: bir tane adamın ve kadının doğaüstü mücadelesi. Yani babam şunu dese ulan işten geldikten sonra kahveye gideyim dese bitti mevzu. Ama babam kahveye gitmezdi, gelirdi anlatırdı bize bunları. Annem biraz sabırsız olsa, işte biz yıllarca yoksulluk çektik siz de hemen bir işe girin ne güzel sanatları falan dese olay bitti. Abim okuldan mezun oldu. Dese ki bana evin bütün yükü bende, sen de bırak bu belgesel fotoğrafı reklam fotoğrafçısı falan ol, yine olmazdı. Dolayısıyla ben kendi hikayemi anlattım. Kendi hikayem zordu, onu anlattım. Ama bundan sonra artık kendi hikayemi anlatmayı bırakacağım. Köy ilkokullarını çekmek istiyorum. O da zor. Bir köy ilkokulunda eylülden hazirana kadar bütün yılımı orda geçirmek istiyorum. Ama abartıldığı kadar da zor değil. Ben şimdiye kadar Türkiye’de çekilmiş bir tane zor proje gördüm. O da Ahmet Şık’ın Mayınlar işi. O zor.

 

ŞULE – Kitabında “Kamyoncular’ı yaparken babamın anlatmadıklarını da gördüm, kendimi tutamadığım zamanlar oldu” diyorsun. Nedir bunlar?

 

ALTAN – İzmir kamyoncu durağında bir adam var, hani adamın elinde tabela var, etrafında bir sürü kamyoncu duruyor. İzmir kamyoncu durağı, 300-400 tane kamyoncu zavallı bir şekilde komisyoncuların önünde iş bekliyorlar. Günlerdir yemek yememiş olan var, mazotu olmayan var, bunu anlatmadı babam. Beni etkileyen görüntülerden biridir.

 

ŞULE - Altan Bal yaşamın neresinden besleniyor?

 

ALTAN – Romanlardan. Bir şey anlatmak istiyorsan anlatı işinin en üst mertebesi roman.

 

ŞULE - Hedefin?

 

ALTAN – Kimseye hesap vermeden, parasal kaygılara yani satar mı satmaz mı kaygısına düşmeden sürekli üretmek. Benim Merih hocadan öğrendiğim bir laf vardır. Fransızların lafıymış: “Sık sık değil sürekli”. Sürekli üretebilmek.

 

ŞULE - Kendine sorulmasını istediğin benim sormayı başaramadığım bir soru var mı?

 

ALTAN – Bu kadar iş yaptın arkasında en çok durduğun iş ne derdim: fotoroportaj.org işi. Her yerde ondan daha çok bahsetmek istiyorum. Çünkü bireysel olarak bir takım şanslar bulursunuz, bir takım fotoğraflar çekersiniz, ama önemli olan üretimin artmasına katkıda bulunmak. Şu kitabı elinize aldığınız zaman “aa işte ne güzel bir kitap varmış, ben de dosyamı götüreyim, İFSAK bunu da basar” diyebilirsiniz, böyle bir şey yok. Ama fotoroportaj.org‘da işi biz çok basitleştirdik. Çok öyle gezmene gerek yok. Babanı çek bilmem neyini çek ama bunu samimiyetle çek ve samimiyetle buna bir yazı yaz ya da biz yazalım, 2000-3000 kişiye ulaşsın. Türkiye’nin yazar çizer kadrosu bizi çok takip eder. Bizim girdiğimiz birçok seri Bianet’te çıktı mesela. Yine bizim yayınladığımız işler defalarca gazete ve dergiler tarafından basıldı. Dolayısıyla en çok gurur duyduğumuz iş fotoroportaj.org. Bir de o samimiyeti çok seviyorum. Hepimizin bir sürü sorunu var, günlük sürdürmesi gereken işler zorunluluklar var, kimse kimseye hesap sormadığı halde herkes o işi sorumlulukla almış ve yapıyor. Bunu da bir para karşılığında yapmıyor. Dolayısıyla sırf o paylaşım açısından bile en çok övündüğüm iş olduğunu düşünüyorum.

 

ŞULE – Çok teşekkürler, başarılarının devamı, herşeyin gönlünce olması dileği ile…

 

MART,2008

 

 



Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.