Ana Sayfa > Röportajlar



Söyleşi - Coşkun ARAL

Editör: Buket ATLI

Coskun_Aral.JPG

BA: Sempozyum süresince tartışılan konulardan birisi de fotoğraf ‘ iktidarın dili’ olarak mı yoksa ‘itirazın dili’ olarak mı kullanılmalı sorusuydu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

CA: Demokrasi var diyorsak hem iktidarın hem de itirazın sesi olması lazım. Oranlar belki önemli; birisinin yüzde doksan diğerinin yüzde on olması durumunda belirleyici olan yüzde on oluyor. Zaten oranları koruyabilmektir demokrasinin özü. Bugün dünyada, dünyanın karanlık değil de aydınlık yüzüne baktığımız zaman, kendilerini gerçekten demokrasinin beşiği gibi niteleyen ülkelerde görüldüğü kadarıyla; iktidara kim gelirse gelsin sistemde, insanın yaşayacağı koşullar ve buna ilişkin bakışlarda değişme olmuyor. Ben bunu bizzat Fransa’da yaşadım. Komünist partisinin iktidarda olduğu dönemde de olsun, sosyalist ya da çok aşırı milliyetçi partilerin olduğu dönemde de devletin insana bakışı programları değişmedi. Sonuçta uluslar arası ticarette, statükolarda, uluslar arası anlaşmalarda bir takım tazelenmeler oldu. Belki de Fransa’daki en milliyetçi devlet tavırları en uluslar arası, insancıl bakışa sahip olduğunu iddia eden Sosyalist Parti zamanında alındı. Yani o devletin işlerliğinde bunların etkili olmaması lazım. Ama bizim gibi gelişme çağında olan, benim için ‘çocuk toplum’ diye nitelediğimiz ülkelerde belirleyici oluyor.  Sistemin tümünü, her şeyi olumlu olumsuz reddedip biz yeniden bu işi yapacağız diye yeni bir süreç başlatılıyor. Bunda bu günkü iktidar veya dünkü iktidar demeyeceğim, ne yazık ki gelişmekte olan ülkelerin hepsinde bu var.

 

Ben, eğer demokrat isem benim sevmediğim, benimsemediğim, kabul etmediğim düşünceyi savunan insan bile benim için önemli. Onun varlığı beni ayakta tutacaktır, o dinamikleri ile benim daha ileri bakmama, kendimi daha çok yenilememe yol açacaktır. Ama biz iktidar olsun, muhalefet olsun daha çocukça anlayışımız olduğu için bunları ne yazık ki hayata geçiremiyoruz. Sonuçta kâinatta bizim denetimimizde olan bir yerküre var, her ne kadar onun atmosferini allak bullak ettik, uzayı çöplüğe çevirmeye çalışıyoruz ama yaşayacak başka bir platform yok. Yani eksilen değerler dünya için eksiliyor. Gelişmiş ülkeler de bu hatayı yaptılar, ‘Aman onların ormanını keselim bizim tuvalet kâğıtlarımız önemli’ dedikleri anda orman kesiliyor, şimdi seller onları basıyor, yarın onlar o ülkeler sığınmak zorunda kalacaklar. İşte kimyasal silah yapalım onları yok edelim, bir rüzgâr esiyor kimyasal silah sizi etkilemeye başlıyor. O yüzden artık olumluluktan başka çaremiz yok, birilerini yok etmek için olumsuz düşünceyi, olumsuz bilimi, olumsuz felsefeleri ortaya koymak yerine olumluluğu paylaşmanın yoluna bakmak lazım. Bu da bilgiyle olur, bu da belgeyle olur. Fotoğraf da belgelerden bir tanesidir. Her ne kadar çıkışı 18. yüzyılın sonlarında olsa bile, yayılma hızı çok yüksek olan bir ifade biçimi. Yani duvar yazılarına baktığınız zaman, neolitik dönemden bu yana insanın duvarlara kararladığı bir takım simgeler var. Türkiye’de ben Yarımburgaz Mağarası’nda gördüm, üstte üç tane gemi figürü var. Biri silinmiş tamamen diğeri silinmek üzere, altta da işte ‘ Gel askerlik gel’ ve ‘ Ayşe Necati’yi seviyor’ falan gibi yazılar… Orda adam buraya 6000 yıl önce geldiğini bir şekilde ifade ediyor, haberciliğini yapıyor ben buraya kürekli gemilerimle geldim, rüzgârdan faydalandım diyor. Onun verdiği mesaj orada kalmış biçimde, ama şu anda elimizdeki bir minik kalemle kâğıda benzer bir cisme yazdığımız yazı aynı anda dünya turu yapabiliyor, uzayın derinliklerine gidebiliyor. Bundan olumlu anlamda yararlanmamız lazım. Fotoğrafta da, iktidar da olsak,  muhalefet de olsak vereceğimiz mesaj ‘insana yönelik’ olacağı için onun sorumluluğunu taşımamız lazım. Ben yıllarca ne yazık ki dünyanın karanlık yüzünde, hep karanlık olaylara tanık oldum. Savaşın, şiddetin, insan olmanın utanç verici olaylarına tanık oldum. Ama bildiğim bir şey, benim bunları göstereceğim kitlelerin bunlardan ders alıyor olması. O ders alma durumunda da aman dikkatli olayım bunun zamanlaması üzerinde ki ne bir intikam yaratayım ne de gelip insanları alıştırıp duyarsız toplumlar yaratayım dedim. İkisi de çok önemli… Bazı olaylara tanık oluyoruz biz foto muhabirler olarak, o gün o olayın fotoğrafını verirsek insanın içinde var olan intikam güdüsü büyüyebilir. O zaman bu fotoğraf çekilsin ama eleştirel gücünü sonraki dönemlerdeki olaylar soğuduktan sonra kotarsın diyoruz. Özdenetim, otokontrol ya da otosansür de diyebiliriz, o mekanizmanın olması gerekiyor. Yani ben fotoğrafçıyım her şeyi yaparım, her zaman her şey benim dersen toplumsal bir takım facialara da yol açarsın.

 

 

 

BA: Peki bu otodenetim mekanizmasının dışında, iktidardan ya da medya kuruluşlarından gelen müdahaleler hiç mi olmuyor?

 

CA: Dünyada gazetecilik mesleğini yapan insanlar bizde olduğu gibi alaylı, mektepli olayından ziyade bu işi meslek gözüyle görüyorlar. Biz de mektepli diyoruz, ben mektepliyim ama işletmeden mezunum, sen mekteplisin ama jeolojiden mezunsun tesadüfen gazeteci olmuşsun. Orada etik olarak bu on altılı yaşlarda başlayan bir şey, istesek de istemesek de bize öğretilen şeyler o sorumluluğu getiriyor. Bu sadece gazetecilik ve fotoğrafçılıkta değil her şeyde böyle. Örneğin RTÜK benzeri kurumlar dünyada var.  Ama Fransa’ya, İngiltere’ye Almanya’ya gittik mesela şu anda bizde bizi rahatsız eden boyuttaki bütün programları formatlayan onlar. O programları tezgâhlarına yatırıp reyting avcılığının hesaplarını yapan onlar. Ama bir fark var, mesela ‘Fear Factor’ diye bir program var. Zor koşullarda insanın bir şeylere ulaşması, bir şeyleri yapması üzerine ama onu bile bizim Türkiye’ de bu işi sadece para kazanmak için yapan bir kardeşimiz insanlara fare yedirtiyor, dışkı yedirtiyor abuk sabuk şeyler yapıyor. Kanada’daki şeklini biliyorum, araba bir sürücü ile bir havuza atılıyor. Arabanın arkasında bir bebek maketi var, araba suyun arkasına girdiği zaman siz gözlüğünüzü takıyorsunuz ve arka koltuktaki bebeği dışarı çıkarıyorsunuz. Yani zor ama insani bir amaçla yapıyorsunuz. Aradaki fark belli, bizim eğitilmiş kurumlarımız yok. Fransa’da sorduğum zaman sizde niye böyle yapılıyor diye, bizde yapılsa biz cezasını veririz ama bizde gazeteciyim diyen kişi o otokontrole zaten sahip dediler. Bizde çocukluluk öylesine hâkim ki, daha dün mesleğe başlayandan tutun altmış yaşına gelmiş sayfa sekreteri, kendisine genel yayın müdürü diyen kişi bile aman bugünü kurtaralım da yarına bir şeyler düşünürüz, bugün bir numara olalım sevdasında. Çünkü patron artık vahşi kapitalizmden de çıkmış vahşet kapitalizmini yaşatıyor. Umurunda olan şey, bugün bir numara olalım, bizim grubumuz bir numara olsun, ben bakana o ihaleyi geçirteyim, benim gücümü görsün… Ama o olayın sonucunda bir olayın başka yere sıçramasın bedelini kim ödüyor. Yine onlar ödüyor, bu sorumluluk bizde henüz yok. Yani okullarda dersler veriliyor, ben zaman zaman konuk hoca olarak gidiyorum ama hala o ‘etik’ olayı ne televizyonda ne gazetede verilmiyor. Hep bir numara olma sevdası içindeyiz, toplum yıkılsın ben bir numara olayım. Ben mesela hayatım boyunca çok vahşi olaya tanık oldum, bilerek bilmeyerek provokasyonlara da alet olmuş olabilirim. Bilerek olduğunu sanmıyorum ama gençliğin getirdiği şeyler olabilir. O uçak kaçırılması sırasında o fotoğrafı o günkü aklımla çektim, bugün olsa çekmem çünkü şu andaki malzemenin kullanım alanı çok kişinin hayatına mal olabilir. Şu andaki iletişim hızı çok daha fazla olabilir. 1980 öncesinde bir teleks ile bir provokasyon yayıldığı zaman alanı dardı. Şimdi İstanbul’daki Sivaslı nüfusu 3 milyon, bunun 2 milyonu Sünni 1 milyonu Alevi, Allah korusun bir mesaj ile uydurma bir görüntü yap ve maç sonrası bunu dağıt, önü alınmaz olayların… O yüzden sorumluluğumuz daha da artıyor. Teknolojiye paralel o etik ve vicdani sorumluluğumuz çok daha ciddi boyutlarda olmalı. Eskiden bölgeseldi, Sivas’tan üç il öteye gitmiyordu şimdi bütün Türkiye, bırakın Türkiye’yi Almanya, hatta Avustralya o yüzden çok daha dikkatli olmamız gerekiyor. Ama ne yazık ki bu dikkat, dediğim gibi kişiden kişiye kurumdan kuruma göre değişiyor. Türkiye’de televizyon, dünyada da var ama eğitimin bu kadar düşük olduğu bir yerde insanların bilgi ihtiyaçlarını tek sağlama kaynakları televizyon ise çok daha dikkatli olmak lazım. Tabi ki o programların gösterildiği yerde adam bunu seyretmese bile çok farklı seçenekleri var; belgesel de seyreder, gider golf oynar, gider okçuluk yapar veya kuş gözler… Bizde öyle bir imkân yok, şartlanma sonucu yok… Hayatın ona endeksleniyor. Bütün biyoritmin yok etmeye, şiddete endekslenmeye başlıyor.

 

 

BA: Bu anlamda Haberci ile başlattığınız bir ekol de oluştu, bir alternatif oldu. İnsanlar kendilerinin gidip de görmeyecekleri şeyleri gördüler sayenizde.

 

CA: Dünyada benzerimiz yok çünkü biz her şeye maydanoz olan bir politika izliyoruz. Ne yazık ki gezip gördükçe, her şeyde ciddi açıklar fark ediyoruz. Yani Haberci’ de 160 bölüm yapmıştık, aşağı yukarı girmediğimiz alan yoktu. Ben 45 yaşında dalmaya başladım, 50 yaşımda uçmaya başladım. Meğer Türkiye’ de keşfedilecek neler neler varmış hem derinliklerde hem gökyüzünde… Keşke bunlar daha önce keşfedilmiş olsaydı diyorum, yapanlar var ama aynı sizin şu anda yaşadığınız gibi, gelir gelmez ben ne güzel bir kalabalık dedim, İstanbul’da bu kalabalık yok çünkü İstanbul’da olay artık etikten çıkıp bireyselleşmeye başladığı andan itibaren, ben kurduğum dernekten memnun olmadığım anda ikinci bir dernek ile olayı farklı bir çizgiye götürüyorum oradan ayrılanlar üçe bölünüyor. Ondan sonra Ara Güler’ in size dediği gibi on yer var gitmem gereken hangisine geleyim evladım diyor. Önemli olan bizi birleştiren ‘ruh’… Bizim buradaki kaygımız ne? Fotoğraf sanat mıdır değil midir o tartışma konusu beni ilgilendirmez ama fotoğraf bir iletişim aracı. Beni ilgilendiren bu…

 

 

BA: Haberci programının internet sitesi de yakın zamanda ödül aldı, arkanızda bu işle ilgilenen büyük bir ekip var mı?

 

CA: Büyük değil valla, iki kişilik amayürekli bir ekip var. Geçen sene de Avrupa’nın en iyi tematik kanalı seçildik. Karşımızda National Geographic ve Discovery vardı. Discovery’ nin bir program bütçesi bizim bir yıl hatta iki yıllık bütçemiz. Ben sordum açıkçası niye bu kadar yüksek dedim, Discovery bütün formatlarını Amerikalılardan alır dediler. Biz ise kendimiz yaratıyoruz. Ben Ankara’ya ayda üç kere gelirim. Dostlarımla ne yapsak diye kendi aramızda tartışıyoruz. Öyle de olması gerekiyor… Bu ülkenin Anadolu’da kendine özgü tatları var. Bunu bilen insanlar bir şey yapabilir. Yoksa dışarıdan hazırlanmış formatı getirdiğin zaman, içindeki uyuşturucu uyarıcıyı da alacaksın koyacaksın sonra hepimizin şikâyet ettiği zaman öldürücü konulara dönüşecek.

 

 

BA: İz kanalı da bu anlamda televizyonda farklı bir çizgiye sahip. Belki akıllara gelen sorulardan birisi de bu çeşitlenmenin yanında Coşkun Aral’ın fotoğraf çalışmalarının nasıl gittiği, devam ediyor mu?

 

CA: Devam ediyor. Kendime ait fotoğraflar çekiyorum. Baba olduğumdan beri kızımla fotoğraf çekiyorum. Onun bakışı çok önemli benim için. Belki onunla birlikte de bir sürü şey öğreneceğim. Daha o minik elleri ile iki senedir tutmaya başladı makineyi. Mesela ben geçmişte hiç yamuk fotoğraf, yamuk açı bilmezdim…

 

 

BA: Daha önceki sohbetlerinizin birinde  ‘Ateş Altında’ filmindeki hikâye aslında benim hikâyem demiştiniz, bunu biraz anlatır mısınız?

 

CA: Ateş Altında, ben dâhil olmak üzere dünyada o dönemi yaşamış 40-50 fotoğrafçının ortak deneyimidir. Bizlerden alınmış, biraz karikatürize ve biraz da dramatize edilmiş. Che Guavera’nın öyküsü ile Nikaragua’daki bir devrimci liderin öyküsü birbirine kaynaştırılmış, Hollywood yapımı ama içinde bizim de yaşamlarımızı konu alan olaylar var.

 

 

BA: Ben aslında buradan farklı bir noktaya bağlamak istiyorum konuyu, son dönemlerde sıkça konuşulan ‘iliştirilmiş fotoğrafçı’ ve ‘yurttaş fotoğrafçılar’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

CA: Geçen hafta bu saatlerde Cannes’daydım. Magnum ajansı yeni bir oluşum başlatıyor. ‘Altın Göz’ yerine ‘Altın İris’… İlki bu sene yapıldı, Magnum ağırlıklıydı bizi de çağırdılar Türkiye’den. Orda Magnum’ un bütün babaları ve anneleri vardı: Susan Meiselas ve Elliott Erwitt gibi... Susan Meiselas’ a benim en çok aldığım soru bu sen cevap ver dedim. İliştirilmiş fotoğrafçı, bu hep var. Bir ordu ile savaşa gittiğin zaman zaten iliştirilmiş oluyorsun ama çektiğin malzemeyi koruma imkânın varsa ve başka bir ülkede yaşıyorsan yayınlıyorsun. Ama koruma imkanın yoksa onların denetiminde ise on sene sonra yayınlıyorsun ……….? Çünkü hiç kimse yapmış olduğu vahşete tanık istemez. Uzun bir dönem haber fotoğrafçılığının anası, vatanı olan bir ülke; kendi haber fotoğrafçılarının yaptığı çalışmalarla kendi kamuoyunu savaş aleyhtarlığına çekince o zaman ambargolar koymaya başladı. 70’de savaş fotoğrafçıları cepheye askeri üniforma ile giderdi, ne zaman ki Vietnam Savaşı’nda savaşın gidişatı çekilen fotoğraflarla değişmeye başlayınca, kamuoyu birden bire ne oluyor ve niye diye sormaya başlayınca olay değişti. Onu izleyen yıllarda iliştirilmişlik hep vardı. Bizim Türkiye’de ne yazık ki foto muhabirliğinin o gerçek yansıması televizyonla öğrenilmeye başlandı. Nasıl ki dünya Christiane Amanpour’la cephede bir kadın olmak olayını tanıdıysa ki cephede gene kadınlar vardı. Susan Meiselas, Cristiane Amanpour’ dan 25 sene önce cephedeydi ama kimse bilmiyordu, kimse takip etmiyordu. Kamera direk eve girdi, zor koşulların daha zorları vardı zaten ama aktarılmıyordu. Hollywood’un filmleri, canlı yayınlar birden bire o cephede olmak ve o zorlukları yaşamayı birebir insanlara yaşatmaya başlayınca bizim mesleğimiz farklı boyutlara geldi ve iliştirilmiş olmak veya olmamak tartışılmaya başlandı. Ama zaten savaşta hep iliştirilmiş olursunuz, Kıbrıs Savaşı’nda bizim ordumuzun yanında giden gazetecilerin hepsi, hatta şehit olan Adem Yavuz dahil olmak üzere, askeri giysilerleydi.

 

 

BA: Belki de son zamanlarda insanların kendileri için çektikleri hatıra fotoğraflarının medyaya sızarak savaşın farklı yüzlerini göstermesi üzerine insanlar gerçek farklıymış demeye başlamış olabilir mi?

 

CA: Onlar tamamen reklam için yapılan şeyler. Fotoğraf makinesi sayısı artıyor. Kolay elde ediliyor, teknikle de fazla kafa yormaya gerek yok. Zaten ışıkla barışık fotoğraf da var barışık olmayan fotoğraf da var. O yüzden bu işin sanayisinin reklamı diyelim biraz. Herkesin elinde telefon var, herkes çekiyor. Ama gerçek anlamda bu işi profesyonelce yapanların öyle bir şeyleri yok. Güney Doğu’da mayından temizlenmiş araziyi çekmeye gidiyorum, istenmiyor çekemiyorum. Bir hafta önce televizyonda gördüm diyorum, onların olaya bakışı farklı diyor. Orada engelleyen kişi onların bakışını biliyor, onlar magazin bakıyorlar ama bizim vereceğimiz mesajın yükü onları rahatsız edeceği için olmadı. O ayrı menfaat…

 

 

BA: Peki belgesel fotoğrafçılığın bundan sonraki ilerlemesi sizce nasıl olacak, insanların daha kişisel yaşamlarına dönük bir yol mu izlenecek?

 

CA: O olayın devamı bu kalabalıkların artmasına ve talep etmesine bağlı. Demin aramızda bulunan arkadaşım Türkiye’nin en uzun soluklu fotoğraf programını yapan kişi, Halil Dişli. On altı- on yedi program yaptı ama kendi imkânlarıyla… Bütün ustaların biyografilerini yaptı, ama hep kendisi verdi. Ne bir fotoğraf firması, ne bir fotoğraf kurumu destek olmadı. Dernekler de kendi aralarında biz on kuruş fazla koyalım bu iş devam ettirilsin demedi. Piyasayı yaratmak için baskı yapılmadı, kimse sahiplenmedi.

 

 

BA: Bize vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

CA: Rica ederim, ben teşekkür ederim…




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.