Ana Sayfa > Röportajlar



Söyleşi - Özcan YURDALAN

Editör: Buket ATLI

Ozcan_Yurdalan.JPG

BA: Sempozyum süresinde konuşulan kavramlardan birkaçı da ‘iktidarın dili’ olarak ve ‘itirazın dili’ fotoğraf idi. Sizce itirazın dili olarak kullanılan fotoğrafların aynı zamanda iktidara hizmet ediyor olması mümkün mü?

 

ÖY: Aslında fotoğrafın bir dili varsa, bu dilin iktidar tarafından da muhalefet tarafından da kullanılıyor olması son derece doğal. Bu dillerin de birbirinden biçimsel ve teknik olarak çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Ancak dilin kullanım yöntemi olarak, doğrusunu isterseniz muhalefetin yani itirazın dili, iktidarın dilinden son derece farklı. Farklı olmalı esasında… Ne demek istiyorum? Mesela sadece fotoğraf üzerinde değil genel olarak, her türlü iletişim kanallarında ve ifade araçlarında, yani dillerde her ne kadar sosyal bir konu veya sosyal bir yara ele alınmış olursa olsun, eğer o dil cinsiyetçi, iktidar kurucu, ötekileştirici ise; ele alınan konunun içeriğinden bağımsız olarak, aynı zamanda iktidarın da dilini ya da gücünü  yeniden üretir. Bunu net biçimde söyleyebilirim. Yani sorun var olan bir dilin iktidar ya da itiraz için kullanılıyor olması değil, itiraz için kullanılıyor olsa bile o dilin içindeki kimi öğelerin iktidarı yeniden üretebilmesi söz konusu. Biraz totoloji gibi görünüyor ama değil. Bu noktaları hesaba katmayan fotoğrafçılar da muhalefet yaptıklarını zannederek örneğin, cinsiyetçi bir yaklaşımla, örneğin hiyerarşik bir dil kurarak pekâlâ iktidarı yeniden üretiyorlar.

 

 

BA: Fotoğrafla hem profesyonel hem de amatör olarak ilgilenmek mümkün. İki gruba da sizce fotoğraf üretilirken ya da tüketilirken nasıl görevler düşüyor, hangi noktalara dikkat edilmeli ki bu tuzaklara düşmeden bir şeyler üretilsin?

 

ÖY: Sempozyum boyunca da defalarca altı çizilen bir konu var. Fotoğrafçı olmak için fotoğraf makinesini kullanmayı bilmek yetmiyor. Fotoğrafçı olmak için en başta, temel ilke olarak, zihnin işleyişinin bir şekilde fotoğrafçı tarafından kurgulanmış olması gerekiyor. Yani fotoğrafçının ne yaptığını bilmesi gerekiyor. Kurulu sistemin edindirdiği düşünce ve davranış kalıplarının farkında olması gerekiyor. Toplumsal bir duyarlılığa sahip olması, egemen sistemin ve çağın yaygın değerlerinin dışında kalabilmeyi becermesi gerekiyor. Kullandığı dil, yani fotoğrafçının konusuna bakışı, yaklaşımı, hikayesini anlattığı insanlarla ilişkisi, onlarla hemhal oluşu, birlikte geçirdiği zaman, anlama çabası bütün bunlar dili etkileyen faktörler. Fotoğrafçı sorumluluk sahibi olmalı, hem fotoğrafını çektiği konuya, hem olaya veya insana karşı bir sorumluluk taşıdığını bilmeli. Fotoğrafını çektiği insanlardan bir şey almış olduğunu da bilmeli. Fotoğraflarının o insanları ya da olayı yeniden ürettiği bilgisiyle, bu yeniden üretimin dolaşıma çıktığı zaman, bağlamından kopmaması için gerekli olan her şeyi yapmalı. Ne demek bu, çok soyut bir laf gibi gözüktü ama… Fotoğrafçı, konusuna karşı sorumluluk taşıdığı kadar ürettiği fotoğrafa karşı da sorumludur. O fotoğrafın üstünde de bir sorumluluğu vardır. O fotoğraf dolaşıma girdiği zaman bakanlar, üçüncü kişiler, ötekiler üzerindeki etkisi hakkında belli sınırlamaları, belli ambargoları olmalı fotoğrafçının. Bağlamından kopmuş olmaması gerekiyor fotoğrafların. Fotoğrafçı hangi bağlamda çekmiş ise o fotoğrafı, onu alt yazısı ile belirlemiş ve dolaşıma çıkarken ondan ayrılmamış olması gerekiyor. Bu çok önemli…

 

 

BA: Fotoğrafçının bahsettiğiniz sorumluluklar içinde fotoğrafını çekmesine rağmen bunu kitlelere ulaştırabilmesi için bir de aracı kullanması gerekiyor. Bu aracı olarak kullandığı yüzeylerin aynı sorumluluğu göstermemesi durumu, tüketiciler üzerinde de bir sapmaya yol açabiliyor. Ben fotoğrafçı olarak sorumluluklarımın farkında olarak işimi yaptım ama sunacak bir yer bulamıyorum. Kötü olan bir işin iyi olarak algılanması sağlanabiliyor. Bu zincirleme problemi nasıl çözebiliriz?

 

ÖY: Bu sorun çok eski zamanlardan beri var ve fotoğrafçıların başta gelen sorunlarından birisi. Fotoğraf çekmekle bitmiyor iş, bu fotoğrafı nerede dolaşıma sokacağım, hangi mecrayı kullanarak insanlara ulaştıracağım? Sizin de belirttiğiniz gibi bu zincir de son derece önemli. Fotoğrafın doğasında olan bir şey bu… İzleyiciye ulaştığı kanala göre anlam değiştiriyor fotoğraf. Zaten bu nedenle belgeselciler ya da haberciler, foto röportajcılar fotoğraflarının dağıtım kanallarını da kendileri belirlemek istiyorlar. Çünkü Günümüzde fotoğrafçılar güvenilir olsalar bile medya güvenilmez ve olumsuz bir konumda, çünkü medya kanallarında yayınlanacak olanlar editörler hatta medya patronları tarafından da değil reklam verenler tarafından belirleniyor. Fotoğrafçının dolaşıma girecek olan fotoğraflarının nasıl olacağı, reklam verenlerin belirlediği bir alan. Bunun için zaten güvenilmez olan yaygın medya dışında fotoğrafla bir söz kurmaya çalışan belgeselciler, röportajcılar kendi mecralarını yaratabilme arayışı içindeler. İnternet kanalları ve platformlar var. Ancak yeterli olduklarını söyleyemeyiz. Kolay denetlenebilir, gayet kırılgan ve bir alay teknolojik dolayımla ancak ulaşılabilen bir ortamdır sanal ortamlar. Güvenilirliğimizi zedelemeden ve fotoğrafçı olarak onlara güvenebileceğimiz mecraları icat etmek zorundayız. Öte yandan kimi fotoğrafçılar var ki Nachtway gibi… Onlar yapabildikleri için, fotoğraflarının nerede hangi büyüklükte, hangi yazıyla, hangi sayfa düzeni içinde yayınlanacağını onaylamadan yayınlatmıyorlar. Mecrayı denetleyebilecek güce sahip onlar, ama çok küçük bir azınlıklar. Esas büyük çoğunluk bunu yapabilecek olanağa sahip değil.

 

 

BA: Fotoğrafla ilgilenen genç bir kitle de yetişiyor aynı zamanda, siz de çocuklarla ilgili fotoğraf eğitimi çalışmalarında bulundunuz. Nelere dikkat edilmesi gerekiyor? Filmle fotoğrafı öğrenen birisi ile dijital bir makine ile öğrenmeye başlayan birisi arasında bakış algı olarak farklılıklar oluşmakta mı sizce, oluşuyorsa bunun önüne geçmek için neler yapılmalı?

 

ÖY: Aslına bakarsanız fotoğrafı yaş kollodion tekniğiyle çeken, kendi levhasını kendi dökerek fotoğraf üreten ulu atalarımız ile seluloz tabanlı rulo filme fotograf çeken bizler arasındaki bakış algı farkı ne kadar olduysa, filmden dijitale geçişte de benzer değişimler mutlaka olmaktadır, bu araştırmaya değer bir konudur. Dijital teknoloji pek çok şeyi kolaylaştırdı ve fotoğraf tekniğine hâkim olabilmek için olanaklı bir alan yarattı. Pozlama ve netlik gibi hatalarını hemen görebildiğin için düzeltebilme şansın var. Ancak dijitalin beraberinde getirdiği bir davranış bozukluğu da söz konusu; o da düşünmeksizin, üst üste görüntüler üretmek… Kuşkusuz haber fotoğrafçıları, belgeselciler, foto röportajcılar tek kare çekmezler, onlar da seri çalışırlar ama düşünmeden çekilmez fotoğraf. Film disiplininden gelen fotoğrafçılar biraz daha seçerek, biraz daha arayarak biraz daha tasarruflu fotoğraf çekerler. Belki dijitalle fotoğrafa başlayan insanlarda böyle bir alışkanlık gelişmeyecek olabilir. Çünkü bakıyorsun ve siliyorsun… Ne var ki, silmek de bir sorun olabilir. Anında görüntüyü silmek fotoğrafçının yanlış bir değerlendirme yapmasına yol açabilir. Anında görüntüye bakmak dijitalin getirmiş olduğu yanlış bir fotoğrafçı davranışıdır çünkü bizim işimiz, belgeselci, röportajcı ve habercinin işi anı yakalamaktır. Anın kesintisiz olarak fotoğrafçı tarafından gözleniyor, takip ediliyor olması lazım. Sen dikkatini olaydan ayırdığın zaman zihninde de bir dağınıklık oluyor. Ama bunu dışında belgeselciler için dijitalin pek çok avantajı var, bunlardan birisi alanın demokratikleşmesini sağlaması. Yani belgeselci bir yere gidip bir kişiyi çektiği zaman onu nasıl çektiğini hemen makineden gösterebiliyor, dolayısıyla onun baştan onayını almış oluyor. Çektiği fotoğrafı alıp kaçmak yerine, seni böyle gösterdim diye söylemiş oluyor. Müthiş bir olanak bu… Bu şu demek değil tabii ki, fotoğrafta dijital teknoloji her şeyi bitirmiştir. Zaten teknolojinin kendisi sorunlu bir alandır.

 

 

BA: Yakın dönem çalışmalar takip edildiği zaman; ille de toplumsal konulara, yaralara olan tepkileri üzerine değil de,  şehir hayatının getirdiği yalnızlığı, sıra dışı yaşamları veya kendi özel hayatlarını belgesel çalışmanın konusu olarak seçip zaten benzer hayatlar yaşayan ve bu sayede kendini özdeşleştirmekte zorluk çekmeyen bir kitle ile paylaşmak üzerine kurulu olan farklı bir belgesel anlayışıyla da karşılaşmak mümkün. Gelecekte belgeselin bu iki kolda nasıl ilerleyeceğini, bu oranların nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz?

 

ÖY: Tabi ki elli yıl önce yapılan röportajlar ya da belgeseller gibi olmayacaklar, gerek konuları ele alışları itibariyle, gerek kullandıkları dil itibariyle artı az önce konuştuğumuz mecralar itibari ile… Artık yeni şeyleri yeni yöntemlerle, yeni estetiklerle söylememiz gerekiyor. Dolayısıyla ele alacağımız konular da illaki daha önce işlenmiş konuların kendisi ya da benzeri olmak zorunda değil. Pekâlâ, bir röportajcının konusu olarak kendi çevresindeki hayat ya da bizzat kendi hayatı seçilebilir. Bunun önünde hiçbir engel yok, çünkü artık günümüzde fotoğrafçının, belgeselcinin, foto röportajcının toplumsal işlevi bir anlamda eski zamandaki gezgin masalcıların işlevidir. Onlar da küçük hikâyeler, büyük hikâyeler, destanlar ve tanıklıklar anlatarak dolaşırlar. Dolaştıkları yerde kendi tanıklıklarını dilleriyle ifade ederlerdi. Güvenilirlerdi. Birer gezgin masalcı olarak röportajcıların işlevi de hem sözle hem de görüntülerle, ister küçük hayatlardan isterse büyük yaşantılardan, kendi tanıklıklarını anlatmaktır…

 

 

BA: Çok teşekkür ederim Hocam.

ÖY: Ben teşekkür ederim…




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.