Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları > Fotoğrafta Etik



Fotoğraf ve etik üzerine...

Murat Germen

 

Fotoritim dergisinin Aralık 2008 sayısında, Tanju Akleman’ın “Fotografla Yüzleşme” adlı köşesinde “Modelini Öldürmek” başlıklı bir yazı yayınlandı. Fotografçı ve modeli arasında olması gereken ama ülkemizde çoğunlukla önemsenmeyen saygı ilişkisine dolaylı olarak dikkat çekiyordu yazı. Bundan 2-3 gün sonra Kemal Cengizkan’ın “Fotoğrafçılar için bir ‘Model Sözleşmesi’ önerisi” adlı yazısı, belgesel fotografta insan (ya da model) haklarına duyarlı olmaya önem veren fotografçılar arasında dolaştı (İlgilenenler için: Kemal Cengizkan’ın yazısı 1 Aralık 2008 tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır). Cengizkan yazısında, büyük F ile yazılan, egosu yüksek, modelinin haklarını hiçe sayan bir Fotografçı(lık) kavramından bahsediyor ve şöyle devam ediyordu: “Model Sözleşmesi olarak adlandırılacak sözleşme, Fotoğrafçı’nın haklarının yanı sıra, gerçekten adının çağrıştırdığı gibi, Model’in haklarını da koruyan ve belirleyen bir sözleşme olmalıdır.”

 

Arka arkaya gelen bu yazılar beni çok heyecanlandırdı, çünkü etik konusunda hayli düşünüp taşınmaktan, insanı fotografa ezbere bir şekilde dahil etme konusunda tereddütleri olan bir fotografçı oldum şimdiye kadar. Bu yüzden Fotoritim’in Ocak 2009 sayısı için bu konuda daha önce karaladığım bazı şeyleri burada tekrarlamaya karar verdim. İlk karalamalar Mayıs 2008 tarihinde Ankara’da AFSAD tarafından gerçekleştirilen belgesel sempozyumunda söylediklerimden alıntılar şeklinde olacak: “Sosyal belgeseller bazan politik içerik kapsayarak hayatımızda sorun oluşturan bazı konulara dikkat çekiyorlar. Burada belli bir duyarlılık göz önüne çıkıyor şüphesiz; ama sonuca bakarsak, bu tür işler –özellikle– galerilerde sergilendiğinde, fotografçının yanına kâr kalıyor genelde. Sorundan müzdarip insanların sıkıntıları devam ederken, kapsanılan konu fotografçının sergi geçmişine bir satır olarak geçiyor en fazlasından. Burada önerim şu olacak: Sosyal konularda duyarlılık sahibi isek, aktivist bir tavır sergileyip haksızlıklara karşı durmak istiyorsak (ki istiyoruz) bunu alternatif olarak iki şekilde yapabiliriz. Birincisi, fotografı tamamiyle unutup sivil toplum kuruluşlarında çalışmaya başlayabilir ve yardımcı olmak istediğimiz konuda özelleşen bir STK seçip o bünye içinde insanlara faydalı olmaya başlayabiliriz. İkincisi fotografa daha yakın bir öneri; duyarlı fotograf projeleri düşünmeye ve icra etmeye devam eder ama işimizi anonim olarak sunabiliriz. Yani, toplumdaki yarayı belgeler ve gerekli ortama ismimiz olmadan sunarız, çünkü burada önemli olan ismimiz değil sorunun ta kendisidir, fotografları kimin çektiği ise hiç önem taşımamaktadır. Bu anlamda bir anonimlik ülkemiz Anadolu kültürüne de çok uygun bir yapı olarak ortaya çıkıyor. Nesilden nesile aktarılan bazı masallar, türküler, adetler de anonimdir; kimse bunlar üzerinden telif hakkı iddia etmemektedir. Telif hakkı bireysel yaşama biçiminin bir sonucudur ve kolektif yapıya çoğunlukla aykırı düşmektedir.”

 

Yukarıdaki alıntıyı takiben Karşı Sanat’da 16 Eylül-21 Ekim 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Görüntünün Gerçekliği / Gerçekliğin Görüntüsü... Belgesel Fotoğraf Tartışmaları” başlıklı söyleşi dizilerinden bir alıntı geliyor: “Toplumsal duyarlılık iddiası taşıyan fotograf projelerinin toplumdan çok fotografçıya yaradığını söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Yapı Kredi Kültür Sanat’da Salgado üzerine yapılan bir söyleşide yakın arkadaşı Ergun Çağatay’ın söyledikleri aklıma geliyor. Pek çok uluslararası ortamda konuyu fazla estetize ettiği için eleştirilen ünlü ‘İşçiler’ serisi üzerine şu meyanda bir şeyler söylüyordu Çağatay: ‘Sebastião İşçiler kitabının baskısı için şu anda 1 milyon dolar toplamakla meşgul...’ Salondaki bazı kişilerden ‘vay canına!’ gibisinden çeşitli hayranlık nidaları gelirken, yanımdaki kişiye şunu sormak ihtiyacı hissettim: ‘Yahu bir insan gerçekten işçilere karşı duyarlı ve 1 milyon dolar toplayacak kadar da muktedir ise, bırakır kitabı mitabı, bu parayı bir işçi sendikasına, uluslararası işçi hakkı savunucusu bir STK’na, veya direkt olarak konu edindiği işçilere dağıtabilir, öyle değil mi?’ Zaten anlaşıldığı kadarı ile, Salgado da, tüm dünyadan gelen bu eleştirilere bir şekilde hak vermiş olsa gerek ki, önceleri insana odaklanan ve pratiklerinin daha geç aşamalarında doğaya, manzaraya yönelen (bu saptama Orhan Cem Çetin tarafından Koudelka hakkında yazılan bir yazıda yapılmıştı) bazı ünlü fotografçıların yaptığı gibi (Koudelka - Kaos serisi) insanı odağa almayan projelere yönelmiş ve Antarktika manzaralarını konu edinmiş.”

 

Son olarak ise, Orhan Cem Çetin’in girişimleri ile başlamış, bir ara aktif olarak fotograf düşünü üzerine yazıların paylaşıldığı, şimdilerde yazı katkısı yapılmayan ama gene de daha önce yazılanların arşivine erişim sağlanabilecek Paralax (http://www.hezarfen.net/paralax/) dergisinde Mayıs 2001 tarihiyle yayınlanan yazıdan alıntıyla bitireceğim: “Geçen gün bir araba firmasının yedek parça müdürlüğünü yapan bir arkadaşın arabasıyla otoyolda giderken beni bu yazıyı yazmaya iten konu ortaya atıldı. ‘Bu kış hiç kar yağmadı’ diye hayıflanıyordu bahsi geçen kişi; ben de onun karı çok sevdiğini düşünerek, ‘Hakikaten yahu, hiç zevkini çıkaramadık!’ şeklinde bir ibare ile hislerini paylaştığımı zannettim. Sonra ortaya çıktı ki, çok kar yağmadığı için araba kazalarının sayısı firmanın kış dönemi beklentilerinin altında imiş ve ısmarlanan bazı yedek parçalar ellerinde kalmış. Sonuçta hayıflanılan, daha az kaza olması ve dolayısıyla daha az yedek parça satılması imiş. Yani kısacası, araba sahibi için mal ve hatta daha önemlisi belki de can kaybına yol açabilecek bir ‘kaza’, bir başkası için ‘kazanç’ beklentisi haline dönüşebiliyormuş. Beklenilen ve hatta arzu edilen kazanın, yedek parça müdürlüğünü yapan kişinin başına da gelebileceğini hesaba katmakta fayda var sanıyorum (aklıma Red Kit maceralarındaki siyah takım elbiseli, akbabası yanından hiç eksik olmayan ve herhangi bir silahlı kapışmadan sonra ellerini oğuşturarak ölülerin gelmesini bekleyen cenaze levazımatçısı geliyor).

 

Bu araba sefasından eve dönüş sonrası aklıma 2-3 sene önce bir World Press Photo katalogunda gördüğüm siyah-beyaz fotograf serisi geldi. Katalogda yer aldığı için serinin ödül almış olduğunu belirtmeye gerek yok belki ama gene de bilmeyenlerin olabileceği varsayımıyla biraz World Press Photo ödülleri hakkında bilgi vereyim. World Press Photo, 1955 yılında Hollanda'da kurulmuş bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir örgütlenme (nonprofit organization). Senelerdir dünyanın en geniş kapsamlı ve prestijli yıllık basın fotografları yarışmasını düzenliyor. Ödül kazanan fotograflar bir sergi haline getirilip 35'ten fazla ülkeyi geziyor. Yazının konusunu oluşturan fotograf serisinin gönderildiği 1998 yılı yarışması için 115 ülkeden 3627 fotografçı 36041 fotograf teslim etmişler. Bu sayılar işin ciddiyetini ortaya koyuyor sanırım. Yarışma katalogu kaçırılmayacak ve kütüphaneye girecek cinsten, estetikleri ve / veya hikayeleri açısından insanı sarsan fotograflar içeriyor bu kitaplar (Tabii bazılarının gerçek doğallıkları ile çekilip çekilmediği konusunda şüphe besleyebiliyorsunuz ama bu genel kaliteyi asla bozmuyor).

 

Neyse, konumuza dönelim. Takıldığım seri Gloria adlı uyuşturucu bağımlısı ve fuhuş işçisi bir kadıncağızı resmediyordu. Kadının durumu hiç iç açıcı değildi ve resimler, kadıncağızın çaresizliğini bariz bir şekilde yansıttıkları için, çok çarpıcı idiler. İnsanı düşünmeye (ve belki de şükretmeye) iten bir fotograf serisi söz konusu idi.  Bu açıdan bakınca etik bir sorgulama belki haksızlık sayılabilirdi, ama sonuç olarak ortada daha çarpıcı başka bir gerçek vardı: Fotografları çeken Susan Watts ödüllü bir fotografçı olarak hayatına devam ediyor ve onun bu ödülü almasını sağlayan Gloria ise belki artık yaşamıyordu. Bu bana büyük bir haksızlık gibi geldi ilk gördüğümde; benzer duyguları fotograf çekmeye başladığım ilk zamanlarda da beslediğim için genellikle insan fotografı çekerken çok rahat olamadım. Bu insan fotografı çekmediğim ya da çekmek istemediğim anlamına hiç gelmiyor, ama fotografçılıkta insan ögesinin had safhada istismar edildiğini düşünmekten de alıkoyamıyorum kendimi. ‘İnsan,’ hümaniter değil de salt bir içeriksel öge olarak fotograf karesi içinde bazen o kadar ezbere bir biçimde yer işgal ediyor ki; değerlendirmede estetik, kompozisyon, renk, tasarım ilkeleri ve en önemlisi ‘etik’ gibi çok önemli konular ikincil planda kalabiliyor.

 

Bu rahatsızlığa neden oluşturabilecek benzer durumlardan biri de resminin çekilmesini istemeyen birini gizlenerek ya da karşı taraf farkında olmadan (örneğin vizörden bakmadan) çekmek. ‘E hiç mi yapmadın böyle bir şey?’ diyeceksiniz. Yaptım tabii ama elden geldiğince kaçındığım bir çekim tarzı bu (neyse ki ülkemizde insanlar siz ‘resmini çekebilir miyim?’ diye rahatsızlanmadan ‘çeksene, çeksene!’ diye atlıyorlar önünüze -’çeksene’ mafyası durumları yani-. Şahsi dünyalara çok tanımlı setler çeken ve özgürlüğü koruma adına paylaşımı en aza indirgeyen yaşam tarzının bireyleri olarak biz, nedense fotograf çekerken aynı haklara saygı gösterme eğiliminde olmuyoruz. Yani, bizim bangır bangır arabesk dinleyen bir şoföre ‘kapat şunu!’ deme hakkımız var da neden seyahatler sırasında rastlanılan ‘ilginç’ çehreli kişilerin bize ‘çekme resmimi!’ deme hakkı yok? Neden onların bu isteklerini hiçe sayıp ve haklarını ihlal edip bir yerlere gizlenerek ya da bir punduna getirerek onların resimlerini çekiyoruz, bir de yetmiyormuş gibi bunu gerçekleştirmekle övünüyoruz?

 

Geçenlerde bir çekimden dönerken gene fotografın anlatmaya çalıştığım boyutunu anımsatan başka bir konuşma oldu. Konuyu açan kişi bir profesördü, arabayı süren kişinin otoyolda biraz hız yapmaya başlamasından olsa gerek, ‘Şimdi yolda bir kaza olsa, sen de bunun resmini çeksen bayağı para eder değil mi?’ diye bana ‘Haydaaa, nerden çıktı bu şimdi!’ dedirten bir soru sordu bana. Akademik motivasyon içinde olması beklenen birinden bu şekilde bir soru beklemiyordum açıkçası ve ‘Bilmem, herhalde...’ cevabıyla konuyu geçiştirmeye çalıştım. Keşke hiç kazaya şahit olmasam da ‘bayağı para etmese...’


 

Mayıs 2001”

 

Tüm bunları okuduktan sonra eminim “ne yani hiç insan çekmeyecek miyiz?” sorusunu soranlar olacak. Kastım tabii ki hiç bu değil, sadece, çekerken konu edindiğimiz bireylerin (ve hatta cansız nesnelerin bile) hakları olduğunu unutmamamız ve karşı tarafı rencide etmeden fotograf çekmemiz / yapmamız gerekiyor. İnsan (ya da model) haklarının hiçe sayıldığı işler üretip sonrasında “her zamanki gibi gene sanat ve düşünce özgürlüğü mahkum edildi!!!” demek çok kolaycı bir tavır. Bu ülke zaten bu konularda sabıkalı bir ülke; ve evet doğru, düşünce özgürlüğü, çoğulculuk, demokrasi, insan hakları hiç olmaları gerektiği yerlerde değiller; fakat başkasının hakkına tecavüz edip ülkenin genel ayıplarının arkasına sığınmak en az o kadar ayıp diye düşünüyorum…

 

Bu yazı, Fotoritim aylık Sanal dergisinin Ocak sayısında yayınlanmıştır.

 




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.