Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları > Fotoğrafta Etik



Fotoğrafçının Adabı Fotoğrafın Erkânı

Özcan Yurdalan

OLAĞAN ‘İNSANİ-VİCDANİ-DEMOKRATİK’HALLER

 

Tam bir şuursuzluk hali yaşandığından kimsenin kuşkusu yok aslında, lakin herkes ötekine yakıştırıyor durumu. Bir şeyin, her şey halinde tanımlanır olmasından beri hayatlarımızda değişen tek şey, adını koymaya, tanımaya, aslını anlamaya çalıştığımız sırada kayıp giden hakikat hissinden başkası değil.

 

Hızlı gidiyoruz, ama bir o kadar da ağır aksak. Fütursuzluk şanımızdandır sanıyoruz, ancak sinik bir hesapçılığın kuyruğunda sıramızın gelmesini bekliyoruz. Çılgınlıklar yaptığımızı, daha da yapabileceğimizi vehmediyoruz, hâlbuki sağlama almadan bir adım bile atmaz, sığ sulardan bir kulaç olsun uzaklaşmayız. Bize gerçeğin en doğru tarihini de coğrafyasını da öğretmiş olduklarından hiç kuşkumuz yok, gel gör ki ne kendimize ne ötekine asla güven duymadığımız için, geçmişimize dair ölümcül bir kuşkunun ruhumuzu kemirmesini engelleyemiyoruz. Köklü bir mirastan beslendiğimizi zannederken her yalpalamanın ardından “ben kimim?” sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz.

 

Aslında biliyoruz, bilmesek bile seziyoruz. Yapmış olduğumuz ve yapabileceğimiz fenalıkların farkında olmakla birlikte, onları yapmadan bugünkü hayatı kurmanın imkansız olduğunu düşünerek sürekli kâbus içinde yaşamayı tercih ediyoruz. Korktuğumuz için yokmuş gibi davranıyoruz. En kolayımıza bu geliyor. İnkar etmek. Hiç olmamış, yapılmamış, kimse görmemiş, söylememiş gibi yapmak. Yok sayarken densizliğimizi çoğaltıyor, bu sayede kişi başına düşen ahlaksızlık payını azaltmaya çalışıyoruz.

 

Hafızamızın bize oynadığı en makbul oyunun unutmak olduğunu şehvetle kavramış olmamız yetmiyor, unutulanların yerine hemen yeni bir münasebetsizlik yerleştiriyoruz ki ara soğumasın, her birimize edindirilmiş “sıradan olağan şeyler” algısı değişmesin, kimse nefes almasın. Nefes alsak ne olacak ki? Kirli bir atmosferden zehir soluyoruz, ciğerlerimizin hak etmediği kadar kötü bir hava.

 

Kanıksamışlığın zehirli havası. En kötüsü. Toplumun olağan insani-demokratik-vicdani hallerinden sanıyoruz her başımıza geleni. İnsani, demokratik, vicdani, adil, hakkaniyetli olmayan, şiddet içeren, ayrımcılık barındıran, ötekileştiren ne varsa hepsi günlük hayatımızın sıradan tezahürleri arasında halbuki. Arada bir isyan ettiklerimizin aslında çoktan beri olağan sayıldığını neden sonra fark ediyoruz, iş işten geçtikten sonra. Endişemiz asıl buradan doğuyor galiba. Belki de bu yüzden tam bir şuursuzluk hali yaşadığımızdan kimsenin kuşkusu yok, lakin herkes ötekine yakıştırıyor durumu. Kendi cemaatini, cemaatinin içindeki daha küçük cemaatini, onun da içindeki daha küçük olanı ayrık tutarak daha fazlasını istiyor, herkes kendisine istiyor, ötekine karşı işlenen her haksızlığı sadece öteki olduğu için mubah görerek.

 

Böyle bir toplumsal hayat yarattık kendimize el birliğiyle. Hangi toplumsal yapının daha farklı olduğunu soranlara artık kendimizden bile emin olmadığımız cevabını veriyoruz ki umut da tam burada yaşıyor. Kendinden emin olmayanlar ülkesinde. Ne yaptığını bilmeyen, niye yaptığını anlamayan, farkına bile varmadan ellerini ovuşturarak önüne atılacak parsadan kapmaya çalışanların âleminde.

 

İki alkışlık şöhret için arenada birbirini parçalayanlarla aynı duruma düşürüldüğümüzü fark etmiyoruz bile. Kalabalık. Toz duman içinde ve kalabalık bir arenadayız. Kah tribünde kah dövüş alanında. Hoyratlığımızı, gözü kara saldırganlığımızı, hatta vahşetimizi takdir edip alkışlayanların ağzından sızan salyaları seyrederken kendimizden geçiyoruz. Böyle bir gaddar gladyatör psikolojisi, ayrıca bir buldumcuk ruh hali. Kim olursa olsun, tesadüfen karşılaştığımız ötekinin üstünden var olabilme arzusuyla kıvranıyoruz. Görünür olabilmenin tek yolu bu, birinin üstüne basarak tribündeki izleyicilerin göz hizasını tutturabilmek. Tribündekiler için aranan koşul ise en acımasız olanı ister bağırtıyla ister sessiz kalarak, ama mutlaka teşvik etmek.

 

Olağan durumlar yaşıyoruz aslına bakılırsa, dünyanın hallerinden ayrı değil içinde bulunduğumuz iklim. Kaçınılmaz bir sonucun mağdurlarıyız bir yerde. Bunca yıl, hem de bu zamanda, erişkin çağına geldiği halde kundağı çözülmemiş bir toplumun insanlarıyız. Güneşi görmesin diye gözü bağlı tutulmuş bir toplumun. Olacağı budur. Ne bir nefeslik taze hava ne bir nebze ışık giren ortamda insanın içi nasıl çürürse öyle çürür kapalı tutulmuş toplumun değerleri. Ruhu, bir çocuğun acımasızlığıyla toptan gaddarlaşıverir. Böyle bir durum işte. Kamusal alanda varlık gösteren ne bir ses, ne bir nefes, ne de bir görüntü muaf bu çürümeden, hepimiz hem sorumlusu hem mağduruyuz. Bir ayrım koymak gerekirse, küçük bir ayrım, bu durumun farkında olanlar var aramızda, bir de olmayanlar. Hepsi bu.

 

Bir adım olsun dışına çıkmamıza izin verilmeyen bu atmosferin, ister politikada, ister ekonomide, ister kültürün verili bir alanında fark etmez, sıkça karşılaştığımız tezahürleri arasında yaşıyoruz. Bir itirazı dile getirmek üzere davranıp “Öyle değil de böyle mi acaba?…” diye bir cümle kurmaya niyetlenenler daha söze başlamadan, popüler kültürün TV jürisi sığlığı tarafından susturuluyor, duruma el konuyor. Pişkin yarışmacının riyakâr ruh halini insanın biricik duygu boyutu sananlarla birlikte ortamı gürültüye boğup kendi zihniyet dünyalarını tek kılıyorlar.

 

Buraya kadar takati kesilmeyip de okumayı sürdürebilenler için meselenin aslına geçiş yaptığımı belirten bir not düşmeli ve birkaç açıklama yapmalıyım. Konu aslında belgesel fotoğraf, alt başlık ise belgeselin etiği ve fotoğrafçının zihniyeti. Bu yazının kaleme alınmasına sebep olan olay ise, memleketin fotoğraf ortamına son dönemde belirgin şekilde nüfuz eden ve egemen olan zihniyet dünyasının basit bir yansımasından ibaret olan vaka. Genelevlerde ve engelliler hakkında yapılan iki fotoğraf çalışmasının ardından adli süreç de dâhil olmak üzere yaşananlar. Ayrıca geçerli itirazlara kulak asmadan bildiğini okumayı sürdüren tutum ve bu tutumun yaygınlaşmasına imkân veren mecralar.

ESTETİK VE KAYBOLAN GERÇEKLİK
  
Birtakım vicdani yargıları, insani dayanışma değerlerini, yoz zamane değerleriyle birbirine karıştırarak yapılan haksızlığı tanımlanamaz hale getirmek yaşadığımız ortamın doğası gereği vakayı adiyeden. Böylece gözden gizlenen kusur hakkında en ufak bir nedamet belirtisini bir tarafa bırakın, yapıp edilenin haklılığı üstünden mağduriyet dili kullanmak için de imkân yaratılıyor.

 

Hangi özel olaydan yola çıkarak bu yazıyı kurduğumu merak edenlerin belgesel fotoğraf ve etik bağlamında süren tartışmadan ayrıntılı biçimde haberdar olmaları çok da elzem değil. Yasadışı genelevleri fotoğraflayan, çektiği fotoğraflara belgesel diyerek inandırıcı bir kanıt şeklinde sunan, öte yandan belgeselin etiği, estetiği, yaradılış süreciyle hiç ilişkisi olmayan “canlandırma” diye manası muğlâk tanımlara sığınan, konu seçtiği insanı nesneleştirerek amacına matuf kullanan zihniyete her alanda bolca rastlandığından dolayı, etrafına az çok bakanlar için bu vaka çok da yabancı sayılmaz.

 

İşte bu yüzden zaten etik-estetik falan diye laf çevirip, saldırgan bir vahşeti evcil zeminlere taşımanın manası yok. Toplumsal hayatta ötekini araç kılarak kişisel fayda sağlamak ve ulvi amaçlara sığınarak kıyıcı ruh hallerini döküp saçmak sıradan davranış biçimi oldu. Arada bir sanat cilasına, fotoğraf mecrasına da sirayet ediyor haliyle.

 

Fotoğraf icat edileli şunun şurasında yüz küsur sene geçti ama bu süre içinde şiddeti araçsallaştıran güçlü etkisi ayan beyan ortaya çıktı. Bununla kalmayıp en masum kullanımlarda bile mahremi faş eden bir yapıya sahip olduğu biliniyor. Gerek şiddeti, gerek acıyı, gerekse mahremi inandırıcı tanıklıklarla gözümüze sokan en etkili araç fotoğraf artık.

 

Malum ki bu alan resim gibi, heykel gibi, şiir gibi, edebiyat gibi kadim sanatlara içkin köklü bir geçmişe, soylu bir birikime, süzülmüş bir adap erkân silsilesine sahip değil. Hal böyle olunca ortalıkta yaygın olan şuursuz fiillerden fotoğraf alanı da heveskâr fotoğrafçılar marifetiyle bolca nasipleniyor. Marazlı bir alandan söz ediyoruz. Bu alan, yıllardan beri, yaşını başını almış, olgunluğundan sual olunmaz bir dolu kişinin gayretiyle sirklerde pire yarıştırma ortamına çevrildiği için, popüler kültürden, egemen zihniyetten beslenen bir zemin zaten yaratılmıştı. Bu zemin, sayısal ortamda yaygınlaşan fotoğraf siteleri aracılığıyla yepyeni ve çok daha sıcağı sıcağına yaşanan bir uygulama alanı buldu. “Her an yarışma, yarıştırma ve değerini yarıştırarak ölçme” imkânı.

 

Kuşatıldığımız kültür, sesi biraz yüksek çıkabilen herkese anında müritler peydahlama imkanı veriyor malum. Bu sayede, çekici bir mecra ile birlikte, gladyatörler ve tuttukları tarafı anlık histerilerle teşyi eden taraftarlar da yaratılıveriyor. Ancak seyirlik alanın ortasında görünenler, teşbihin gerçeğinde olduğu gibi, az çok eşit koşullarda var olma mücadelesi veren iki savaşçı değil, tam tersine, biri son derece donanımlı, ayrıcalıklı, üstün olan fotoğrafçı ile karşısında, bütün zayıflığı ve korunmasızlığıyla görünür kılınmış “öteki”. Hem fotoğrafçısı hem izleyicisi tarafından nesneleştirilerek suiistimale açık hale getirilmiş öteki. Aslında insan yani.

 

Bu yeni durum, 1980’den beri Türkiye fotoğrafında yaygınlaşan zihniyetin yani hayatı estetize etme kaygısıyla icra edilen görüntüleme biçiminin, belgesel fotoğrafa yansımasıydı. Belgesel fotoğrafın adabıyla, belgeselcinin zihinsel donanımı ve etik duruşuyla hiç ilişkisi olmayan bir çalışma tarzının ve aklın ürünü olarak sonuçta belgesel çalışma değil, bir insani araz çıktı ortaya. İlk değil, son da olmayacak besbelli.

 

Bilenler bilir ki, tabiattaki öteki varlıkların fotoğrafını ya da gezi halindeyken görebildiklerini çeken fotoğrafçının zihniyeti ile belgeselin mahrem veya netameli alanlarında çalışan fotoğrafçının zihniyeti birbirine benzemez. Her iki halde de aklın işleyişi, etik yaklaşım ve gösterme biçimleri birbirinden farklıdır. Fotoğrafçının amaçları ve beklentileri de öyle. Bir manzaranın, bir çiçeğin bir güzelliğin görüntüsünü oluşturmak için davranan fotoğrafçı farklı saiklerle eyler, toplumsal bir sorunu, ötekileştirilmiş bir grubu, risk altındaki hayatları görünür kılmaya çalışan fotoğrafçı farklı saiklerle, sansasyon peşinde koşan fotoğrafçı ise tamamen farklı saiklerle.

 

Bütün bunları bilmeden, farkında olmadan belgesel fotoğraf alanında faaliyet gösterilmez mi, gösterilir elbet. Bir şeyin her şey halinde tanımlanabildiği ortamlarda bu da mümkündür, olur. Lakin hem kendi aldığı risklerin, hem de görüntülediği insanları maruz bırakabileceği mağduriyetlerin bile farkına varmadan çektiği fotoğraflar ortaya çıkınca, “ben bilmiyordum bu işin böyle olduğunu, meğer insanın hayatını, kariyerini tahrip edebilecek tehlikeli bir alanmış fotoğrafçılık” mealinde sirkatin söyletir insana.

 

Olabilir, hangimiz her yaptığımızı bilerek ve isteyerek, tam bir bilinç açıklığı ve doğruluk kıstaslarıyla yaptık ki bu güne kadar, yapıyoruz ki. Mesele yanlış yapmakta değil, yapılan yanlışın farkında olmamakta ve hâlâ hiçbir şey yaşanmamış gibi model sözleşmeleri önerip işi pişkinliğe vurmakta. İnsani bir duruma ilişkin sorunların giderilmesini, fotoğrafın devreye girmesiyle birlikte çok daha karmaşık hale gelen yeni ilişkilenme biçimlerine dair problemlerin çözümünü, üç beş maddelik sözleşme ve iki imzada aramakta… Halbuki mesele fotoğrafçının tarzında, tutumunda ve fotoğraflama yönteminde düğümleniyor ki göz ardı edilen de bu. Adap erkân meselesi yani.

 

Tam bir şuursuzluk hali yaşandığından kimsenin kuşkusu yok aslında, lakin herkes ötekine yakıştırıyor durumu. Benimki de öyle bir şey zahir.

BELGESEL FOTOĞRAF NEYİN ARACI DEĞİLDİR

 

Fotoğraf alanında süregelen tartışmaların içeriği ve yaygın fotoğraf beğenisinin işaret ettiği estetik düzey bu yazının konusu değil, başka münasebetle ele alınması gerektiği ise âşikar. Yine de aşağıda söyleyeceklerimi anlaşılır kılabilmek için birkaç cümleyle gönderme yapmak istiyorum.

 

70’lerin ikinci yarısında hareketlenen, Türkiye fotoğrafı, hararetli bir tartışma ortamına sahipti. Kısa süren bu canlı dönem, 80 askeri darbesiyle birlikte kesintiye uğradı. Fotoğrafın hem dili hem içeriği açısından kuramı-felsefesi-ideolojisi olmadan yapılamayacağı, yapılanın 1930-40’larda tüketilmiş fotoğrafçılıktan öteye gidemeyeceği gün gibi ortadaydı. Nitekim öyle oldu. Doğrudan fotoğraf alanında camianın bugün sahip olduğu düzey, yaşamı estetize etme çabasından muzdarip biçare pitoresk görüntülerden mek parmak öteye gidebilmiş değil.

 

Fotoğraf kartının üstüne düşürülecek görüntülerin nasıl istif edileceği ile yakından ilgilenildiği halde “ya peki niye?” sorusunun cevabı bugün de pek az aranıyor. Çünkü amaç güzel bir fotografik görüntü yaratmak. Hayatı estetize etmek. Bir fotografik görüntünün üretim sürecinde karşılaşılan olasılıklar, seçmeler, düzenlemeler, fotoğraf makinesinin teknik ayarlamalarıyla sınırlı tutulduğu için asıl mesele ihmal edilmiş durumda. Yani görüntülerin ne münasebetle çekildiği, neden ve nasıl ortaya çıkarılacağı, neyi nasıl söyleyeceği. Bu basit sorulara sahip olmak, fotoğrafçının deklanşöre basmadan önce edinmesi gereken zihinsel donanımı, bütünlüklü bir anlamlar dünyasını, entelektüel birikimi gerekli kılıyor. Olmadan olmuyor.

 

Fotoğrafın yaygınlaştığı yıllarda aranan vasıf iri yarı olmaktı. Ama aradan çok zaman geçti. Fotoğrafın teknik süreç sonunda ortaya çıkarılacak bir amaç olmadığı anlaşıldıktan sonra fotoğrafçılarda başka vasıflar da aranmaya başlandı. “Güzel” görüntü yerine o görüntünün içindeki “anlamı” arama kaygısı entelektüel vasıf aramanın ilk alametiydi. Beraberinde görüntünün estetiği kadar “üretim sürecinin” ve “gösterilmenin” etiği de gündeme geldi.

 

Gerek sanat fotoğrafı gerekse fotoğrafın sanatsal kullanımı bu sözlerin kapsamı dışında. Bizim muradımız toplumsal konuları elen alan fotoğrafçının tutumu, donanımı, zihniyetine ilişkin. Bu nedenle fotoğraf camiasının ortak hafızasındaki yaygın sanat anlayışı ile buradan sonra sözü edilecek fotoğraflama biçiminin, yani toplumsal belgeci tarzın birbiriyle alakası olmadığını belirtmeliyim. Peki neyin aracı değildir bu tarz fotoğraf?

 

Toplumsal konuları ele alan ve kamusala dair söz kuran fotoğraf ile verili tanımı içindeki sanat, saikleri itibariyle pek alakalı olmadığına göre, toplumsal belgeci fotoğraf “sanat” yapmanın aracı değildir. Çünkü belgeselcinin böyle sıfatlara ihtiyacı olmadığı gibi, gerek üretim motivasyonunda, gerek konusuna yaklaşımında, gerekse dağıtım ve sunum mecralarında, sanat ortamında var olanlardan başka kanallara ihtiyaç duyar. Belgeselcinin ilgi ve iş alanı, sanatın zemininden farklı olarak enformasyonun, tanıklığın, iradi müdahalenin, taraf olmanın, değiştirme tavrının vb. alanıdır.

 

Fotoğrafçı ele aldığı konuya dair toplumsal-kişisel kaygı taşımak, sorumluluk duymak, öznesine dürüst yaklaşmak, nesneleştirmemek gibi bağlayıcı koşulları gözetir. Bu tarz fotoğrafın değerlendirmesinde ise sanatsal kriterlerden önce geçilmesi gereken bir dolu başka merhale mevcuttur ki en sonlara doğru sıra sanatsal olanlara gelir. Yani maksadı sanat yapmak olan bir fotoğrafçının maksuduna ermek için belgesel fotoğraftan başka seçebileceği daha isabetli alanlar mevcuttur. Bugün bir güzellik yakalamak ya da hayatı estetize ederek bir güzellik yaratmak gayretiyle helak olmuş camiamızın bir de belgeseli aynı mecrada harcederek kendine yeni eziyetler yaratmasına gerek yoktur.

 

Belgesel fotoğraf, bazı maceracı-savaş fotoğrafçısı-angaje belgeselci-foto aktivist-mit-kahraman gibi fotoğrafçı kişilerin namından istifade ederek gösteriş yapma aracı değildir. Belgeselci kendi varlığını geride tutmayı, mümkünse görünmez kılmayı beceren fotoğrafçıdır. Ürünü ortaya çıktığında gündeme gelecek olan kendisi değildir. Konusu ne kadar riskli, alengirli, maceralı, heyecanlı, zorluklar içinde gerçekleştirilmiş olsa da, gündeme fotoğrafçının değil, öznesinin hikayesi taşınmalıdır. Fotoğrafçının kahramanlıkları bizi ilgilendirmez. Konuyu neden anlattığı, nasıl anlattığı ve ne söylediği önemlidir. Dolayısıyla toplumsal konular fotoğrafçısını gündeme getirmez, gösteriş, şan şöhret vesilesi yapmaz, konuyu tartıştırır.

 

Fotoğrafçı toplumun kıyısında duran, risk altında olan, dezavantajlı kesimleri fotoğraflayacaksa adap erkan sahibi olmakla kalmamalı, hayat bilgisi, dünya görgüsü de edinmelidir ki şan şöhret mevzularıyla hesaplaşmasını yapabilsin. Belgeselci olmak için fotoğrafçı olmak yetmez vesselam.

 

Belgesel fotoğraf, heveslilerin merak saikiyle el attıkları, onu çektik, bunu yaptık, biraz da toplumsalından bulunsun diye ilgileneceği bir alan değildir. Zaten bu nedenle her fotoğraflama alanının kendini tanımlayacağı, derinlemesine bilgisiyle birlikte pratiğini yaratacağı zamanın eşiğindeyiz. Yarışmalardan, ödüllerden, kifayetsiz sergileme, sunum pratiklerinden, vasatı bir türlü aşamayan estetik kifayetsizlikten, sıkıcılıktan kendini kurtaracak olan Türkiye fotoğrafı o zaman manalı bir hat yaratabilir kendine ve bu hat üstünden alıp başını dünyanın öte ucuna kadar gidebilir.

 

MERAKLISI İÇİN OKUMA ÖNERİSİ:


-Devrim Büyükacaroğlu Fotoğraftan dolayı linç olur mu? olur Evrensel Gazetesi 05/07/2008
-Murat Yaykın, Fotoğrafta “etik” sorunu, 28.08.2008, Birgün
- Ali Saltan, Sosyal belgesel fotoğraf alanında etik ve yeni bir dil üzerine notlar, Evrensel Kültür Kasım 2008
-Murat Germen, Koyun olmayan Yerde Keçi Abdurrahman Çelebi, (http://www.hezarfen.net/paralax/) Mayıs 2001
-Kemal Cengizkan, Fotoğrafçılar İçin Bir ‘Model Sözleşmesi’ Önerisi, 1 Aralık 2008 Birgün
- Murat Yaykın, Fotoğrafçının tutumu, 14.08.2008 Birgün
- Ken Light, Çağımızın Tanıkları / Belgesel Fotoğrafçılar Anlatıyor, Fv Yayınları 2006
- Özcan Yurdalan Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj, Agora Kitaplığı-2008




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.