Ana Sayfa > Haberler



Bir Atölye Modeli - Özcan Yurdalan

2.jpg
2_.jpg
DSC_0025.JPG
DSC_0443.JPG
IMG_0255s.jpg

IMG_1308-1.jpg
IMG_1631.JPG
afsad-2-6.jpg
afsad2-10_(Organik-_+çekim_A¦şac¦-).jpg
olcay_ozgen_01.jpg

toplu_.jpg

 

 

FOTOĞRAF EĞİTİMİNDE İKİ DENEME ÜSTÜNE NOTLAR

                                                                                                         Özcan Yurdalan

Fotoğraf temel eğitiminin giderek artan bir ihtiyaç haline geldiği yıllar yetmişlerin sonuna rastlıyordu. Aynı dönemde fotoğraf makineleri taksitle satılmaya başlamış, çeşitli kuruluşların açtığı kurslara talep artmıştı. Fotoğrafı sanatsal bir uğraş olarak ele alan ve açtığı tiyatro, resim, müzik kurslarının yanına ekleyen Halkevleri gibi eskiden beri aktif olan dernekler çalışmalarını sürdürüyordu. Yeni kurulan “demokratik kitle örgütleri” dönemin toplumsal hareketliliği içinde ve siyasal koşulların da etkisiyle faaliyetlerini hızlandırmıştı. Fotoğraf kursları, üyelere, sempatizanlara ve meraklılara dönük çalışmalar arasında önemli bir yer tutuyordu.
Fotoğraf derneklerinin çoğalması, örgütlülüğün gelişmesi, temel fotoğraf eğitiminde ve kuramsal konularda belli arayışları da beraberinde getirdi. Özellikle AFSAD çevresinde fotoğrafın toplumsal işlevi konusunda tartışmaların yapıldığı bir döneme girildi. Temel fotoğrafçılık tekniğinin öğretilmesi için metot arayışı ve müfredat çalışmaları sürürken aynı zamanda fotoğraf kuramı kurcalanıyor, fotoğrafın ne mene olduğunu anlamaya dönük toplantılar yapılıyordu.
Devralınmış köklü bir mirastan söz etmek mümkün değildi. Geçmişte olan bitenleri gerek teknik gerek teorik olarak toparlayan yayınlar yoktu. El yordamıyla sürdürülen çalışmalar, yine dönemin koşulları gereği, kapalı toplumun kıt koşulları nedeniyle dış kaynaklardan beslenme olanağına da sahip değildi.
Türkiye’de temel fotoğraf eğitimi o günden bu yana oldukça mesafe kaydetti. Akademik öğretim mahiyetindeki faslı bir tarafa bırakacak olursak, özellikle derneklerin ve fotoğraf eğitimini esas almış kuruluşların geliştirdiği yöntemlerle açtıkları her ihtiyaca yönelik seminer ve atölyeler sayesinde istenen bilgiye ulaşabilmek artık çok kolay. Ancak gerek temel bilgilerin gerekse “ileri fotoğraf” mahiyetindeki kurların kalitesi-kifayeti ciddi sorgulama gerektiriyor. Kameranın kullanımından görüntünün okunmasına kadar bir dizi bilgiyi ortak terminolojiyle ve derinlemesine verebilen, bunu yaparken yaratıcılığı sınırlamadan üretimin önünü açan bir modele sahip olduğumuz söylenemez. Var olanlar ise kalıcı değil. Kuşkusuz aradan geçen zaman içinde çok bilgi biriktirildi, sayısız seminer modelleri denendi ancak sonuçta varılan yer onca emeğin karşılığı mı doğrusu kuşkuluyum.
70’lerin sonunda bir grup fotoğrafçının toplumsal değişime müdahale, bir başka grubun ise boş zaman örgütlemesi ve hobi faaliyeti olarak ele aldığı fotoğrafçılık, o zaman olduğu gibi bu gün de giderek artan sayıda meraklıyı çeken kurslarda öğretiliyor. Günümüzün namlı fotoğrafçılarından çoğu bir şekilde kurslara, derneklere temas etmiş kişiler. Kuşkusuz temel seminerlerden başlayarak dernek atmosferinin kendisi de başta olmak üzere yapılan çeşitli çalışmalar sayesinde kat edilen mesafe yadsınamaz. Ancak yeterli mi, yeterliyse neden özellikle son yıllarda parlak çalışmaların, etkili ürünlerin, ilginç fikirlerin, yaratıcı yaklaşımların sayısı hüzün verecek kadar az?
Kuşkusuz biliyorum ve kabul ediyorum ki “her şeyin başı eğitim” değil. Hele bu lafı pelesenk edenlerin kastettiği gibi ezberden dayatılmışı sorgusuz kabul edip sisteme uygun bedenlerin ve ruhların yaratıldığı bir tezgâh herhangi bir şeyin başı değil sonu olabilir ancak. Peki ne?...
Temel teknik bilgilerin aktarılması amacıyla uygulanan seminer yöntemi sabittir. Konuyu bilen biri, belirlenmiş saatler içinde bir araya gelmiş dinleyen meraklıların karşısına geçer, yazıp çizerek, ekranda göstererek kameranın işleyişinden ışığın hareketine, değişken ayarlamalarından kompozisyon kurallarına kadar bir dizi bilgiyi aktarır, en sonunda da bir çekim çalışmasıyla fotoğrafçılığın temeli öğretilmiş olur.
Memleketin her türden ve her seviyeden okullarında uygulanan temel eğitim mantığından hiç farkı olmayan, öğrenmenin biricik yöntemi olarak bellenmiş bu metot, eksenini koruyarak fotoğrafçılığa uyarlanmış haliyle bu güne kadar geldi. Farklı denemeleri biliyoruz. Temel fotoğrafçılık eğitiminin üstüne ileri düzey eğitimler ve farklı ilgi alanlarının özel uygulamaları da eklendi. Ancak tümünde memleket eğitim sisteminin yarattığı sınırlı muhayyilenin etkileri gayet açık.
Oysa özellikle yaratıcılık gerektiren ifade yöntemlerinde, teknik de dahil olmak üzere farklı bilgilenme metotları hem Avrupa hem Asya ülkelerinde çoktandır deneniyor. Almanya ve İtalya’daki alternatif eğitim üzerine yapılan teorik ve pratik çalışmaların yanı sıra özellikle Hindistan’da gelenekten gelen yöntemlerin uygulandığı “okullar” mevcut. Bunlardan en önemlisi ve eskisi, son zamanlarda dinamizmini yitirmiş olmakla da eleştirilen Rabindranath Tagore’un okulu Shantinikethan. Bir diğer deneme ise çağdaş fotoğraf eğitiminde farklı denemelerle yürümeye çalışan Bangladeş’teki Phatashala. Kuşkusuz bunlar en doğru ve tek gerçek bilgi aktarma modellerinin sahibi değiller ve amaçlarını da tam anlamıyla gerçekleştirdikleri söylenemez ama ortada bir arayışın olması önemlidir. Başka türlü yapmakta ısrarcı olmak, verili koşullara itirazın, sorgulamanın temelidir, yaratıcılığın yolu buradan geçer.
Mesele, var olan eğitim metodolojisinin dışında bir arayışın sahibi olmaktır. Özgür fikriyatı, sınırsız muhayyileyi, tabusuz muhakemeyi, yaratıcılığı teşvik eden ve bu kadarla kalmayıp, alternatif bile olsa kendi sistematik varoluşunu da inkar edebilecek bir ilişkilenmeyi benimseyen, başka bir yöntemin peşinde olmak yani. Böylesi gerek.
Temel fotoğraf eğitimi alanında bu türden arayışların çok yaygın olduğunu söylemek kolay değil. Benim bildiğim ve içinde olduğum iki denemeden söz etmek istiyorum.

 

 

 

 

ÇOCUKLARLA FOTOĞRAF
Beş altı kişilik yetişkin fotoğrafçı grubunun yüz elliye yakın çocukla başlayıp elli çocukla tamamlandığı Depremden Sonra Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi fiilen dört ay sürdü. Bu faaliyet, özellikle ortaya çıkacak sonucu değil, birlikte yaşanacak süreci önemsedi. Bir çadır kentte, üç ay boyunca yirmi dört saat tam zamanlı çalışmayla geçekleşti. Nihayetinde ortaya çıkan sergi, hiç hedeflenmediği, öngörülmediği halde kendi çapını aşan etki yarattı, ilişkilenen herkesin üstünde atölyenin dönüştürücü etkisi görüldü. Sonuçta Türkiye’de o güne kadar çocuklarla yapılmış bir çalışma olarak, “ilk ve tek” nitelemesini üstüne bile alınmadı. Yöntemini ve deneyerek biriktirdiklerini çoğaltılması için ilgilenenlere açtı.
Daha sonra farklı fotoğrafçıların ve grupların yaptığı çok sayıdaki fotoğrafçı çocuk atölyeleri farklı saiklerle gerçekleştirildi. Aralarında meselenin ruhuna vakıf olanlar bulunduğu gibi, iyi niyetli ama kifayetsiz olanlar da vardı, her şeyi yaptık bir de bunu deneyelim diyenler de. Kişisel başarının nesnesi olarak çocukları ve fotoğraflarını kullanan atölyeler de görüldü.
Deprem sonrasında yapılan fotoğrafçı çocuklar atölyesi ürünlerinden bir sergi ile bir albüm hazırlandı. Yurt içi ve yurtdışında turnelere çıkıldı. Almanya ve Japonya’da özellikle metot üstüne uygulamalı çalışmalar gerçekleştirildi. Münih Üniversitesi pedagoji bölümü yöntemle ilgilenerek kendi yaratıcı metotlarını da ekledikleri iki atölye çalışmasını Münih’teki orta öğrenim okullarında yaptı. Bu çalışmalardan ortaya iki doktora tezi çıktı. Japonya’da ise Tokyo Üniversitesi’nden bir hoca uygulamayı alternatif fotoğraf eğitim yöntemi olarak değerlendiren bir makale yayınladı.
Deprem bölgesinde çocuklarla çalışmayı yürüten grup daha sonra bütün süreci kapsayan ve metodun gerek kuramsal, gerekse pratik uygulamasını içeren bir el kitabı hazırlayarak deneyimlerini yazılı hale getirdi. Kuşkusuz çocuklarla yapılan bu çalışma bir keşif değildi. Daha önce Paris’te göçmen mahallerinde çocuklarla çalışan bazı foto aktivistlerin yöntemlerinden esinlenilmiş, o deneyimler deprem bölgesine gönüllü faaliyet yürütmek üzere gelen Fransız fotoğrafçılar tarafından aktarılmıştı.
Bu başlangıcın ardından, sınır tanımayan bir modelin yerel izlerini taşıyan bir form çıktı ortaya. Daha sonra Lübnan’daki Filistin Mülteci Kamplarında çocuklarla çalışan foto aktivistlerle yaptığımız deney paylaşımları sırasında, yaratıcılığı ve özgür ifadeyi esas alan bu açık modelde ortaklaştığımızı gördük. Aynı gerekçelerle benzer düşünüyor, birbirine yakın uygulamalarla aynı sonuçlara ulaşıyorduk. Velhasıl ne yaptığımız kuşkusuz önemliydi ama asıl nasıl yaptığımız belirleyiciydi.

 

 

 

OTUZ SAAT BELGESEL ATÖLYE
Burada sözünü etmek istediğim bir başka “fotoğraf eğitimi” modeli ise atölyeler. Oldukça yaygın uygulanan ve birbirinden hayli farklı zaman, mekân ve yöntem anlayışına sahip atölyeler, zanaat edinmenin en temel metodundan esinlenerek ortaya çıktı. “Usta-çırak” yönteminin modern zamanlara uyarlanmış hali olarak uygulandı. Benim bir süredir içinde bulunduğum otuz saat belgesel atölye yöntemi, aynı temele dayanmakla birlikte içindeki grup çalışmalarından, zaman ve mekan kullanımına, katılımcılarla ilişkilenme biçiminden diline kadar farklı arayışları önemsiyor.
Sayıları on beş ile yirmi arasında değişen ve temel fotoğraf bilgisinin yanı sıra belirli bir fotoğraf deneyimine de sahip olan katılımcılar cuma akşamı dört, cumartesi günü on iki ve pazar günü de on dört saati birlikte geçiriyorlar. Uyku saatleri dışında aralıksız süren bu atölye denemesinde, kapalı mekanda hep birlikte ve gruplar halinde yapılan kuramsal çalışmalar sırasında herkesin aktif tartışmacı, sorgulamacı ve katılımcı olması gerekiyor. Açık havada gruplar halinde yapılan uygulama faslında ise zihin ile bedenin uyumu, derin bir konsantrasyon ve yaratıcı yaklaşımlar gerekiyor. Tabii en önemlisi kolektif çalışmaya yatkınlık aranıyor. Bu çalışma, öğrenen ile öğretenin zaman zaman yer değiştirdiği, birlikte eyleme işi olarak ele alınıyor.
Bu güne kadar Bursa, Ankara ve Diyarbakır’da gerçekleştirilen ona yakın atölyenin verimli bir faaliyet olmasını sağlayan en önemli unsur, boş vakitlerini fotoğraf uğraşına ayırmış katılımcıların hayat ve iş ortamından uzaklaşarak tüm dikkatlerini otuz saat süresince aynı konu üstünde toplamasını sağlaması. Bu beklentiyi bilerek gelen katılımcıların bedenleri de zihinleri de otuz saat boyunca ekseninde fotoğraf ve hayat olan ve zaman zaman tematik olarak değişen tek bir konuyla meşgul oluyor.
Zaman zaman benim de yaptığım diğer fotoğraf atölyelerinde haftada iki ya da en fazla üç akşam katılımcılarla bir araya gelerek konu üstünde çalışma imkanı ancak bulunabiliyor. Diğer zamanlarda herkes hayat gailesi içinde ve bambaşka ortamlarda yaşıyor. Haftanın günlerine yayılmış ikişer saatlik toplam onbeş oturumda yapılan atölyeler araya giren kesintilerle birlikte beş ya da yedi hafta sürüyor. Bu zaman zarfında kopukluklar özellikle yoğun konsantrasyon ve zihin faaliyeti gerektiren atölye çalışmalarında aklın fikrin ciddi biçimde dağılmasına yol açıyor. Birlikte geçirilen zaman içinde paylaşılan bilgiler, ortaklaşa yaratılan atmosfer ve çalışma ortamı, zaten yoğun mesai içinde işlerden boğulmuş katılımcıların hayatında derinlemesine bir yer tutabilme fırsatı bulamıyor. Halbuki sadece iki uyku gecesine bölünmüş toplam otuz saatlik faaliyet, öncelikle bütün katılımcıların ortaklaşa bir süreç üretmesine ve birlikte yaratıcı çalışma organizasyonuna katılmasına fırsat tanıyor, dikkatin dağılmasını önlüyor, daha da önemlisi, katılımcının günlük hayattakinden başka türlü bir düşünme ve eyleme pratiği içinde yer almasını sağlıyor.
Atölye sırasında, ucu açık tartışmalar sürüyor, salt fotoğrafa değil, hayatın içindeki fotoğrafa ve hayata dair söz kurulması kışkırtılıyor, grup çalışmaları sayesinde, birlikte eylemenin keyfi ve sıkıntıları yaşanıyor. Yoğun faaliyet içinde zaman kullanımı ve karar süreçlerine ilişkin pratikler yapılıyor, çekime çıkılıyor.
Ortaya çıkacak sonucu esas almadan, daha çok süreci önemseyerek varılan yer, somut veriler üstünden hep birlikte değerlendiriliyor. Verimli bir yaratıcılığın ortaya çıkardığı sürecin nihayetinde oluşan ürünleri görmek ise çalışmaya haz katıyor.
Tümüyle kendiliğinden gelişen ve sadece iskeleti belli olan bu “Yoğun Atölye” çalışması, her katılımcı grubunun ihtiyaçlarına, ilgilerine ve ortaklaşmış yönelimlerine göre seyir değiştirebildiği için, hiç biri, bir diğerinin tekrarı olmuyor.
Kuşkusuz bu atölye tarzı ne bir icat ne de salt bizim buralara veya sadece fotoğrafa özgü bir deneme sayılmaz. Aynı saiklerle olmasa bile, kişinin yaşadığı ortamın günlük etkilerinden soyutlanarak yapılan uzun süreli grup çalışmaları ticari maksatlarla şirket motivasyon eğitimlerine, bayi toplantılarına kadar pek çok alanda gerçekleştirilir. Benim belgesel fotoğraf çalışmasında pratiğine katıldığım uygulamanın bu faaliyetlerden ve tam zamanlı okul eğitiminden temel farkı, zaman ve mekan kullanımındaki benzerliklere rağmen içerikte ve tarzdaki başkalıktan geçiyor. Bu kısa yazıda ayrıntılı anlatabilmek pek mümkün olmadığı için ve biraz da kendiliğinden gelişim içinde yolunu yordamını kendisi bulduğu için, aslında bir öğretmen-eğitmenin değil, daha çok bir kolaylaştırıcının- zaman kollayıcının-kışkırtıcının-bilgi aktarıcının etrafında döndüğünü söyleyebilirim. Atölyenin verimli ve eğlenceli geçmesi büyük oranda katılımcılara bağlı olmakla birlikte, sesi en fazla işitilen katılımcı olarak benim de Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj kitabını temel alarak kolaylaştırıcılık yaptığımı belirtmeliyim.
Bu güne kadar yapılmış on kadar atölyenin uygulaması ve sonuçları itibariyle tam kıvamını bulduğunu söylemek zor olsa bile gidişatın iyi olduğunu, katılanlarla birlikte oldukça eğlenceli ve istifadeli zamanlar yaşadığımızı kendi adıma belirtmeliyim.
Bu atölyeler memleketin çeşitli yerlerinde bu haliyle devam edecek. Ancak hedef başka. Geçenlerde Alexia Vakfı’nın yöneticileri, Avrupa’nın önemli fotoğraf editörleri ve hocaları, aralarında sevgili Ami Vitale’nin de bulunduğu Vakıf tarafından desteklenen bir grup fotoğrafçı ile birlikte İstanbul’a geldiğinde kısa da olsa birlikte zaman geçirmiştik. Onlar anlatmıştı. Addy Adams bu türden atölyeler yaparmış ve halen onun geleneğini sürdüren kuruluş faaliyete devam etmekteymiş.
Ayrıntısıyla konuştuğumuz çalışma özetle şöyle gerçekleşiyor. Katılımcılar dört gün ile bir hafta arasında değişen süre içinde aynı mekanda yatıp kalkıyorlar. Hayatı birlikte üreterek, her türlü işi paylaşarak geceleri yetecek kadar uyuyor ve belgesel fotoğraf çalışmasının içinde soluk alıp veriyorlar. Atölye sürecinde gerek teorik gerek pratik çalışmalarla derinlemesine bir değişim sürecini yaşama fırsatı buluyorlar.
Bu atölyeyi anlattıkları gün ben de AFSAD’da Belgesel Fotoğrafla Otuz Saat Atölyesi’ni yapmak üzere Ankara’ya gidecektim. Bir iki atölye yaparız sonra biter diye düşünüyorduk ama neredeyse altı aydır Ankara’ya gidip gelmekteyim. Ben sıkılmadım, her grup bir öncekinden farklı ufuklar açtı. Katılımcıların enerjileri, dikkatleri ve yoğunlaşmaları kayda değerdi, özellikle entelektüel merakları ve fotograf birikimleri heyecan vericiydi. Bu güne kadar yaptığımız çalışmalarda ortaya çıkan küçük hikayeleri, foto röportajları önümüzdeki aylarda toparlayıp hep birlikte izleyerek tartışacağız.
Bundan sonraki hedef ise, hayatın da birlikte üretileceği bir ortamda uzun süreli ve yoğunlaştırılmış programıyla hepimizin ruhuna nüfuz eden farklı bir çalışma gerçekleştirmek olacak. Katılımcı bulunur mu bilmem ama denemeye değer.

 


NOT: Özcan Yurdalan’ın AFSAD’da sürdürdüğü atölye çalışması ile ilgili ayrıntılı bilgileri AFSAD sekreteryasından alabilirsiniz.

AFSAD Tel No: 0 312 417 2115
www.afsad.org.tr

 

 


Fotoğraf Çekmek Bizi Ne Kadar Soylu Kılar?

Sevgili Özcan Yurdalan tarafından yürütülen Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj Atölyesi bittiğinde ben de bitmiştim. Eve geldiğimde gözümün önünden insanlar, fotoğraflar akıp gidiyordu. O gece iyi bir uyku çekeceğimi düşünüyordum, ne mümkün! Aklım ışık hızıyla çalışıyor, düşüncelerin biri girip, biri çıkıyordu beynimin kıvrımlarından. Bu yazıda  o ışık çakımı sürede içimden, aklımdan, ruhumdan geçenleri defterime aldığım küçük notlar halinde sıralamak istiyorum size. Bu küçük notlar bize özet olarak önce insan diyor. Özgür, duyarlı, sorumlu, ahlaklı insanı tanımlıyor.

“Bağımsız bir ruh ve akıl duruşu”.

İnsani değerlere sahip çıkan, bunlar için her platformda  mücadele eden fotoğrafçı; görüntülerin esiri olmayan fotoğrafçı-okur yazar fotoğrafçı; bireyi, toplumu, dünyayı ve hatta evreni anlamaya çabalayan, farkındalık yaratmaya çalışan, sorumlu, dürüst, samimi ve en önemlisi bağımsız foroğrafçı, taraflı ama bağımsız fotoğrafçı, ahlaklı fotoğrafçı.

“Herkes fotoğraf çekmek istiyor, ama nasıl?” 

Fotoğraflarla ele alınan konuyu derinlemesine analiz etmek; insanları tüketime değil üretime sevk eden fotoğraf anlayışını benimsemek; yalnızca anların fotoğrafını yapmamak, içerik öncelikli fotoğraflarla bir dil oluşturarak bir hikaye anlatmak, anlatırken anlamaya çabalamak; fotoğraf makinesinin bir araç olduğunu algılamak;  fotoğrafı çeken kişinin niyetinin çok önemli olduğunu kavramak; beden dilini kullanmak, fotoğrafladığımız kişileri sömürmemek, onların onuru kırmamak; kendini belli etmemek, gerektiğinde yok olabilmek; farklı kültürlerle çalışırken onların yaşam tarzlarına ve geleneklerine saygılı olmak; fotoğrafları bilgi verici ve nesnel bir yaklaşımla yazıyla birlikte kullanmak; üretilen fotoğrafları hemen ve derhal dolaşıma sokmak; olabildiğince insana ulaşmasını sağlamak.; fotoğrafları sergi salonlarının dışına çıkararak, belli  elit ve entellektüel kesimlere değil, sokaktaki insana ulaştırmak.


“Fotoğraf çekmek mi, fotoğraflarla itiraz etmek mi?”

Her türlü erkin, ırkçılık, ayrımcılık, şiddet ve sömürünün karşısında durmak; fotoğraf alanında 1980 öncesinde oluşan  örgütlü yapılanmayı yeniden güçlendirme çabası içinde olmak;  fotaktivizim gibi yeni örgütlenme yapılarını tanımak;  kadın ve çocuklara karşı uygulanan şiddete karşı çıkmak, bu konuda farkındalık yaratmak; etnik ayrımcılığa karşı mücadele etmek; yoksulluk, özelleştirme, sendikal haraketler gibi konuların gündeme gelmesini sağlamak.

 

“Ne içindesin çemberin ne de dışında”

Fotoğrafların yalan söyleyebileceğinin farkında olmak, ancak fotoğrafçının yalan söylememesi gerektiğini bilmek; insanlara, olgulara ve olaylara yakından bakabilmek;  çemberin hem içinde, hem de dışında durabilmek; sarsıcı olaylar  karşısında bile soğukkanlılığını yitirmemek; gerektiğinde o atmosferin dışına çıkıp, başka bir gözle olaylara bakabilmek; yani gerektiğinde nesnel, gerektiğinde öznel bakabilmek; insanın içiyle, ruhuyla ve aklıyla fotoğraf çektiğinin farkında olmak.  


Fotoğrafların anlatılan öykünün önüne geçmesine izin vermemek; üretilen fotoğraflara gerektiğinde acımasız davranabilmek; üretilen görüntülere derinlik katarak, onlara üçüncü ve sonraki boyutları da kazandırabilmek; görünenin değil görünmeyenin peşinde olmak...

Aldığım notlar böylece uzayıp gidiyor. Ama en önemlisi ben bu notları okurken sürekli değişiyorum. Ne kadar insan olduğumu, ne kadar insan kalabileceğimi sorguluyorum.

Atölye sonrası kendime sordum: “Sahi, fotoğraf çekmek bizi ne kadar soylu kılıyor?”

        
 Funda Börtücene Öztürk
         13.01.2009    

 

 

*Bu yazı Sayın Özcan Yurdalan tarafından 9-11 Ocak 2009 tarihlerinde yürütülen Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj Atölyesi’nin ardından yazılmıştır.

 

 

Hani çok uzun değil, 2008’in Mayıs ayıydı ve büyük bir coşkuyla Ankara’da Belgesel Fotoğraf Buluşması vardı. Tüm oturumlarına nasıl bir heyecan ile katıldım tarif edemem. Daha fotoğrafla buluşmam AFSAD-Ocak, 2008 iken hemen böyle bir sempozyumu yakalamak benim için şanstı. Fotoğrafın güçlü dilini ve söyleyecek sözlerini bir kere daha o yüzlerce kişinin oturduğu salonlarda duydum.

Her bir isim, her bir sunu ve her bir tartışma hala hafızamda. Bu nedenle bilgisinin ve belgesinin etkisinde kaldığım Sayın Özcan Yurdalan’ın AFSAD’da düzenleyeceği Belgesel Fotoğraf Atölyesi’ni kaçırmak benim için söz konusu bile değildi. Cuma günü iş çıkışı gidip, pazar günü gece geç saatte bitecek bir çalışmaya seve isteye katıldım. Dolu dolu 24 saat geçirdik. Bu kadar zamanda tek derdimiz belgenin, kanıtın bizden sonraya bırakacağı görsel gücüydü ve hepimiz sanırım bunun ne demek olduğunu anladık.

Yurdalan’ın bu yoğun programı metod olarak da çok başarılıydı. Yaklaşık 24 saat fotoğrafın o güçlü dili ve biz baş başaydık. Belgesel fotoğrafın tüm ayrıntılarının teorik olarak verildiği bu eğitimde bir de pratik yapma imkanı bulduk. Çekilen fotoğrafların süratle nasıl eleneceğini, bu aşamada hızın ne kadar önemli olduğunu, fotoğrafların sıralanmasının da önemi bizlere gösterildi.

Hiçbir soruyu yanıtsız bırakmadan, sanırım aktarmak istediği her şeyi bizlere aktararak pazar gecesi 21:10 civarında vedalaştık.

Bir üst aşama eğitimi büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum.

Bu eğitimi bizlere ulaştıran AFSAD Yönetimi’ne ve Sayın Yurdalan’a bir kere daha teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Aysun Bayram
Sevgiler




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.