Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları > Fotoğrafta Etik



Düşmanla Yaşamak: Ev İçi Şiddet

Donna Ferrato
Düşmanla Yaşamak : Ev İçi Şiddet

 

Donna Ferrato, Boston'daki Garland Yüksek Okul'una gitti ve 1976'da serbest fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı. Black Star Fotoğraf Ajansı'nın eski üyelerinden olan Ferrato'nun Life, Stern, People ve New York Times gibi dergilerde işleri yayınlanmıştır.
1985'te bir dergi için yaptığı iş sırasında, bir adamın karısını dövmesine tanık olmuş ve bu konuda yaptığı çalışma ile W. Eugene Smith Bursu'nu kazanmıştır. Ferrato ülkedeki acil servisleri, sığınma evlerini gezmiş, kadın terapi gruplarına ve kendini savunma derslerine katılarak ev içi şiddetin farklı boyutlarını ve bazen eylemlerini fotoğraflamıştır. Bu öykü ilk 1987'de Philadelphia Inguirer'da yayınlandı ve sonradan 1991'de Living With the Enemy adlı bir kitaba dönüştürüldü. Aynı yıl Ferrato, Ev İçi Şiddet Farkındalık Projesi, (Domestic Abuse Awareness Project, DAAP) adlı kar amacı gütmeyen bir organizasyon kurdu. Ferrato'nun fotoğrafları satılarak elde edilen gelir ev içi şiddetle savaşmak için kullanılıyordu.
Ferato'nun kazandığı ödüller arasında Robert E. Kennedy İnsancıl Fotoğraf Ödülü ve Kodak Kristal Kartal Ödülü bulunuyor.

 


Ben ev içi şiddetin değil, aşkın fotoğrafını çekmek için oradaydım. Tesadüfen, bir kadının sevdiği adam tarafından evinde dövüldüğüne tanık oldum. Böyle birşeyin olabileceğini daha önce hiç düşünme¬miştim. Bu, seksenli yılların başında oluyordu. O zamanlar daha saf biriydim, aşkı arıyordum. İşte, birbirini çok seviyormuş gibi görünen bu çiftin fotoğraflarını çekiyordum. Bir gece adam karısına saldırdı. Benim orada olmama aldırmadı bile. Bir kadının dövüldüğünü görmek beni tepeden tırnağa şoka uğrattı, bunun fotoğraflarını çektim.
Kimi arayabilirdi ki bu kadm? Polisi aradığını gördüm. Sonra adam telefonu karısının elinden alarak polise "O beni dövüyor," dedi. Kafam karışmıştı, ne olduğunu anlamam uzun sürdü.
 


Oradan bir fotoğrafçı arkadaşımı aradığımı hatırlıyorum; "Üzerinde çalışmakta olduğum bu büyük aşk hikayesi... Yok öyle bir şey.. Ne yapacağım?" dedim.
Arkadaşım "Sakın bırakma beklemeye davam et," dedi.
Durumu inkar ettim, çektiğim filmi bile yıkatmadım. İstediğim, bir Pulitzer ödülü ya da fotoğrafların yayınlanması değildi. Adamın karısını dövüşünün fotoğrafını çektiğim o iğrenç filmi çekmeceye attım.

 


Japon Playboy'undaki editörlerime ne çektiğimi anlattığımda bana "Sen kovuldun" dediler.
Bu benim için uzun bir süreç oldu. Fotoğrafçılar -deneyimliler ya da amatörler-  bana gelip "Adımı nasıl duyurabilirim? İnsanların bana saygı duymasını nasıl sağlarım? Nasıl iş alabilirim," diye sorduklarında çok üzülüyorum.
Bana "Ne alacağım," diye sorarlar.

 


Benim duygularım ne alacağınla ilgili değil. Daha çok ne verebileceğinle ilgili. Ne öğreneceğin önemlidir. Bir fotoğraf makine-siyle öğrenebileceğiniz öyle çok şey var ki. Kendimizi de başkalarını da eğitmek için mükemmel bir araçtır makine. Sabırlı olmamız gerekir. Başkaları ile paylaşacak şeyler buluncaya kadar denemek ve öğrenebil¬diğimiz kadar öğrenmemiz gerekir. Bu da hemen olabilecek bir şey değildir.
Ben fotoğraflarımı çekebilmek için polislerle tüm ülkede altı bin saat dolaştım. Orada olmak, olanları yaşamak gerekliydi.

 


Küçük bir çocuğun babasına bağırışının fotoğrafını yakaladı-ğımda bir aydan fazla bir süredir polislerle beraber Minneapolis'teydim. Genellikle iki'den dört'e kadar olan nöbette onlarlaydım. Hiçbir şey olduğu yoktu. Olan şeyleri ben çoktan görmüştüm. Defalarca insanlara "Bir fotoğraf çekebilir miyim?" diye sordum, fakat hep "hayır," cevabını aldım. Ben de bunun üzerine gözlemledim ve bekledim. İnsanların hayır deme haklarına saygı duyarım. Bu onur kırıcı bir durum değil. "Anladım, sen bilirsin," derim.

 


Tamam. Gözlemleyerek öğreniyordum fakat bir noktada artık fotoğrafı çekmem gerekiyordu.
Gece gündüz arabayla dolaşıyordum. İlk çağrıyı bir çocuktan almıştık. Sabah erken bir saatti, benim makinemde flaş yoktu. İçeri girdik, perdeler kapalıydı ve çok karanlıktı. Kapıdaki kadın "Kocam arka odada," diye bağırıyordu.
Polis   içeri   girdi.    Ben   kadına   "Hanımefendi,   ben   Life dergisindenim.  Bu  noktadan  sonra yaşanacak her şeyin  fotoğrafım çekmeme   izin   veriyor   musunuz?   Burada   neler   olacağını   henüz bilmiyorum, fakat sizin izniniz olmadan hiçbir fotoğrafı yaymlamayaca-     
ğıma dair söz veriyorum," dedim. Bunu çok hızlı söylemiştim. Kadın "Tamam, umrumda bile 
değil," dedi. Bunun üzerine ben de polislerin arkasından gittim ve fotoğraf çekmeye başladım. Küçük çocuk ağlıyordu ve "bıçağı yatağın altın-  da," diye bağırıyordu. Yatağı kaldırdılar. Ben flaşımı çıkarmaya çalışıyordum, çünkü oda karanlıktı. Tavandaki ışığı kullanmam gerekiyordu. Titriyordum, kendimi Columbo gibi hissediyordum. Polis adamın ellerini kelepçelemeye çalışıyordu ve her çırpınışında adamı dövüyorlardı. Kadın ağlıyordu, polisi durdurmaya çalışıyordu. Sonunda adamı oturma odasından çıkarmayı başardılar. Elimde fotoğraf makinesiyle onları izliyordum. Birden küçük çocuk babasını parmağıyla göstererek daha önce hiçbir yerde hiç kimseden duymadığım sözler söylemeye başladı. Bizler çocuğun ağzından dökülen o öfkeli sözleri duyunca donakalmıştık. Adamı polis arabasına götürdüler. Hikayeyi adamın ağzından da dinlemek için karakola gidecektim.
Tam  oradan  ayrılırken  kadına  "Hanımefendi,  bu  baskılara gelince..." derken o, lafımı kesip "Hangi dergidendiniz?" diye sordu ben de "Life" dedim. Kadın    "Ben    irce'densiniz    sanmıştım.    Olmaz," dedi. "Tamam" dedim, buna alışıktım. Polis arabasında adam, karısına on yıldır hiç şiddet gösterme-diğini söyledi. Bir terapi programmdaymış. Alkolikmiş eskiden. Artık içkiyi bırakmış, fakat bu kez de kadın uyuşturucu kullanmaya ve ailenin tüm birikmiş parasını harcamaya başlamış. Adam tükenmişti. İşin bu tarafı hep gözden kaçardı. New York'a döndükten sonra filmi yıkadım. Çocuğun babasına bağırdığı fotoğrafın en iyisi olduğunu biliyordum. Life'tan Peter Howe resmi gördü ve istedi. Fakat henüz anne babanın onayını almamıştım.

 

Bir ay sonra, bir cumartesi öğleden sonrası, Minneapolis'e
evlerine gittim. Kapıyı adam açtı. Neden orada olduğumu söyledim o da
"İçeri gir, karımla konuş, biz tekrar beraberiz," dedi. Fotoğrafı onlara gösteremezdim, derginin politikası buydu. Fakat onlara tarif ettim. "Bu bir çocuğun gerçekten ne hissettiğini gösteren en acıklı fotoğraf. İnsanların, babalar annelerini dövdüğünde çocuklarının neler hissettiklerini anlamaları gerekiyor," dedim.
Anlaşmayı imzaladılar.

 


Benim anlaşmalarım çok sağlamdır. Hepsi uzundur. Yabancı ülkelerde çalışan fotoğrafçılar böyle bir anlaşma imzalatmak zorunda değiller. Bu ülkede ise, fotoğrafı çekilenle anlaşma imzalamak zorundasınız. Bunu, sadece size dava açılmaması için değil, bir sorumluluk olduğu için yaparsınız. Onlar,, fotoğrafın bir dergide basılacağını bilmeliler. Adamla kadın fotoğrafı gördüğünde ondan nefret ettiler. Fakat artık çok geçti, anlaşma imzalanmıştı.
Ben aynı zamanda fotoğraflarımın altına yanlış hikaye yazılma-masma çok dikkat ederim.
Whitney Amerikan Sanatı Müzesi 'ndeki (New York) bir grup sergisinde, bir sanatçı bu çocuğun fotoğrafını alıp cinsel taciz kolajında çoğaltarak defalarca kullanmıştı. Yanlış şeyler ima ediyordu. Bu sanat¬çının ve Whitney Müzesi'nin peşini bırakmadım. Whitney kabul etti fakat kadın bana bu çalışmayı tekrar göstermeyeceğine dair bir söz vermedi. Bu, fotoğraftaki insanların bütünlüğünü ve her şeyi riske atar.
Ben Living With The Enemy,nm sıradan bir kitap halinde basılıp buna gereksinimi olan insanlara ulaşmasını istemiştim. Sıradan yayın¬cılar bile beni yıllarca geri çevirdiler.
Aperture'de çalışan Melissa Harris adlı bir kadın vardı. Tanıştıktan sonra bana "Donna lütfen çalışmanı Michael Hoffman'a (Aperture'm yöneticisi) göster" dedi. Ben Aperture dergisinden iki yıl önce cesaret verici bir mektup almıştım zaten, fakat onları ciddiye alma¬mıştım. Melissa bir toplantı ayarladı. Michael çalışmamla ilgilenmişti. Ne yapacağımı düşünüyordum.

 


Ben bunu görmezden gelip daha büyük yayıncılar aramaya devam ettim. Bu arada bana mektuplar gönderiyor, ikna edici şeyler söylüyordu. Sonunda bir sabah uyanıp, "Ne kadar aptalım! Burada benimle çalışmayı gerçekten isteyen insanlar var. Neden onlara bir şans vermiyorum? "diye düşündüm.

 


Kitap yayınlandığında bunun, bu projenin sonu olduğunu düşündüm. Sonra New York'taki bir sığınma evi bana bir kermes niyetinden söz etti. Elli fotoğraflık bir sergi hazırlanacak, zengin bağış¬çılar çağrılacak, bu fotoğraflar gösterilecek ve Living With The Enemy'nin imzalı kopyalan satılarak para kazanılmaya çalışılacaktı.
Bir gecede 300,000 dolar kazandılar. "Yaşasın, bu fotoğrafların bir şeyler yapma gücü var" diye düşünmeye başladım.


 
Life dergisi editör sayfasında sergi hakkında yazınca, birçok sığınma evinden telefon almaya başladım. Bu sebeple, kar amaçlı olmayan bir merkez olarak Ev İçi Şiddet Farkmdalık Projesi'ni (Domestic Abuse Avvareness Project-DAAP) kurduk. Temel fikir sergiyi ülkenin her yerine gönderip bundan nasıl para kazanılacağını öğretmek ve aynı zamanda insanları eğitmekti. Çoğu zaman, bu kadın gruplarının hazırladığı sergiler kültürel ağırlığı olan çalışmalardı. Seyrek olarak zengin patronlara ev içi şiddeti göstermeye de fırsat buluyorduk. Washington'da bir erkek grubu bir haftada benim fotoğraflarımdan 86.000 dolar topladı.
Son dört yıldır bu fotoğrafları kampanyalarda, kamu hizmetlerinde de kullanmayı öğreniyorum, raflarda sıkışmış dergilerin ötesinde. Biz adalet sistemiyle, şerifle, hapishanelerle ve hastanelerle çalışıyoruz.

 


Dergiler standart kullanım ücreti öderler. Para DAAP'ı destek¬liyor; bir yöneticinin maaşını ve ofis masraflarını karşılayabiliyordu. Ben maaş ya da yüzde almıyorum. Gezici iki sergimiz var. Bu ayki Milano'da, İtalyan feministlerin ev sahipliğini yaptığı bir sergi olacak. Sonra da Hollanda'ya gidecek. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Erkekler (The Men Against Violence to Women) organizasyonu da bunu İsrail'e götürecek. Bir başka sergi de Tennesee'ye deki yedi hastaneye gidecek ve sığınma evleri için para toplanmaya çalışılacak.

 


Bu fotoğraflar şiddete karşı birçok kampanyanın alt yapısını oluşturuyor. Michigan Sağlık Kurumu'nun televizyonda bir PSA (kamu hizmeti duyuruları - public service announcements) serisi ve bu konuda eğitim veren kitapçıkları var. Matilda Cuamo kampanyası İngilizce ve İspanyolca olarak televizyonda gösteriliyor. Konusu hapishanedeki kadınlar olan Oskar ödüllü Stacy Kabat'm Defending Our Lives filmi de televizyonda yayınlanıyor.

 


Ben de DAAP için bağış toplamaya çalışıyorum. Aynı zamanda farklı üniversitelerde konuşmalar ayarlayan bir ajansım var. Son iki yılda kırk farklı üniversitede konuşma yaptım. Çocuklarla konuşu¬yorum, fotoğrafları gösteriyorum, hikâyelerini anlatıyorum ve onların ilişkilerinde ne tür şeylerle karşılaştıklarını öğreniyorum.

 


Hep beraber dünyada şiddet kullanan çok sayıda erkek olduğuna tanık oluyoruz. Bu gruba karşı çıkan da az sayıda erkek var. Kendilerini koruma sorumluluğunu tamamen kadınlara ve çocuklara yüklüyoruz. Toplum olarak onları korumak konusunda çok gerideyiz.


 
Kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddetin nedenlerini sapta-maya, bunu konuşulacak doğal bir şey ve hatta alay edilebilecek bir konu haline getirmeye çalışıyorum. Erkeklere düşman değilim. Benim hayatım en başta babam olmak üzere hep iyi erkeklerin etkileriyle şekillenmiştir.

 


Fotoğrafçı Philip Jones-Griffiths de. beni çok etkilemiş birisidir. Kimsenin bana iş vermemesi yüzünden üzüldüğüm ve belki de eski şiddet fotoğraflarımı satıp onları tekrar piyasaya çıkarmam gerektiğini düşündüğüm zamanlarda bana, "Hayır Donna. Kendine güven. Sana iş vermiyor olmalarının nedeni onların aptal olmasıdır. Sen çalışmaya devam et, sessiz sakin ol, masraflarını kıs ve kimsenin seni kontrol etmesine izin verme," derdi. Philip tüm çalışmalarımı beğenirdi, öylele¬rini hiç görmediğini söylerdi.

 


Philip bana inanıyordu. Magnum'un başkanı olması ve yapılan her şeyi görüyor olması bana güven veriyordu. Philip'in Vietnam. Inc.{\912) kitabı hayatımda, savaşla ilgili gördüğüm en güçlü, dürüst ve tutkulu kitaptır. Ona saygı duydum. Kitabı, savaşın gerçekliğini gözler önüne seriyordu. Ölümün zaferi, acının yüceliği gibi saçma sapan şeyleri yazmıyordu. Askerlerin neler yaptığını gösteriyordu, erkeklerin diğer erkeklere, kadınlara, çocuklara ve dünyaya karşı yaptığı insanlık dışı şeyleri.

 


Hayranı olduğum fotoğrafçı Robert Frank'tır. Onun hayatı boyunca yaptığı işler üstünde çalıştım, onun yüreğini gördüm. Acısını, sevinçlerini ve çilelerini gördüm fotoğraflarında. Fotoğrafları oldukça kışkırtıcıydı.

 


Hep merak ederim: "Bir insan bir hareketi nasıl fîlizlendirebilir? Bir şeyleri değiştirebilmek için mi?" Bir şeyden hoşlanmıyorsam ondan şikayetçi olmak yerine, onu nasıl değiştirebileceğimi düşünmeye çalışı¬rım. Bir fotoğraf makinesiyle işte bunu yapmaya çalışıyorum.

 


Her şey belli bir plan olmaksızın yürüyor. Yüreğimin sesini dinliyorum ve her şey yolunda gidiyor. Fotoğrafçılık benim kanımda. Gündelik hayatın ve sevdiğim insanların fotoğraflarını çekmeye bayılıyorum. Özellikle kızımın. O hayatımın gururu ve neşe kaynağı. Yaptığım her şeyi, Fanny'nin kadınlığın ne olduğunu ve kendi haklarına nasıl sahip çıkması gerektiğini anlayabilmesi için yapıyorum.

 


Karanlık oda çalışmalarını çok severim. Üç yıl önce Black Star'ı bıraktığımdan beri hiçbir ajansa girmedim. Yalnız yürüyen biriyim, kendimi iyi temsil edebiliyorum. Fakat Howard Chapnick'i (Black Star fotoğraf ajansının en son başkanı) çok özlüyorum. Oldukça inatçıyım da, bir görevi, bana uygun olmadığı için geri çevirebiliyorum.
Fotoğrafçılar çalışmalarının amacını ortaya koyabilmenin ve düşüncelerini net bir şekilde ifade edebilmelerinin yollarını aramalı-dırlar. Kendi projelerini, araştırmalarını yapıp bütçelerini ayarlamayı ve editörlerle buluşup kendilerini temsil etmeyi ve işlerini topluma yararlı olacak yaşamsal bir malzeme haline getirmeyi öğrenmelidirler.
Şunu açıkça kabul etmeliyiz: dergiler bizim yanımızda değil, bir süredir böyle bu. Amerikan dergileri gittikçe daha az belgesel fotoğraf projesine destek oluyorlar.
Birçok genç fotoğrafçı bu duruma gücendi, ama çoğu işlerin kucaklarına düşmesine de alışmıştılar. Bir şeyleri değiştirmek, farklılık yaratmak isteyen dürüst fotoğrafçılar için özellikle zor bir mücadele olacak bu.
Ben genç fotoğrafçılara her zaman "Dünyayı keşfedin. Fotoğ-raflar çekin. Ucuz yaşayın," derim.

 


Bir gün aşk ve yürekten yaşamak üzerine bir kitap yazacağım. Gençlik yıllarımda önce bir sekreter sonra da bir gezgin olarak yaşa¬dığım deneyimleri aktarabilmek için. Fotoğraf çekebilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Bir çiftlikte çalıştım, çingene gibi gezdim. Çok öğrendim ve çok eğlendim. Kimse sahip çıkmadı bana. Bir kredi kartım bile yoktu. Bana yemek yiyebileceğim ve fotoğraflarımı basabileceğim bir oda veren, birçok cömert yabancının nezaketi yaşattı beni.

 


Bu kadar yıldır hala kendi karanlık odam yok. Fakat şüphesiz yaşlanmak yine de güzel. Kitabım üzerine çalıştığım o on yıl boyunca kendimi biraz sınırlanmış hissediyordum. Fakat öğrenmek zorunda olduğum çok şey var. Hala da var. Her zamanki gibi.
(Bu konuşmadan sonra Ferrato artık bir karanlık odası olduğu haberini verdi. Aşk ile ilgili kitabı bitmek üzere. En önemlisi de, aşık olmuş...)

 

Çağımızın Tanıkları
Belgesel Fotografçılar Anlatıyor
FV Fotografik Vizyon Yayınları
Ken Light
İstanbul / Şubat 2006

Kitabın bu bölümünün yayın iznini verdiği için Fotograf Vakfına Teşekkürü borç biliriz..
www.fotografvakfı.org

 




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.