Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları > Fotoğrafta Etik



Dijital Fotoğraf Belgesel Fotoğrafın Sonu mu? - Cengiz Oğuz Gümrükçü

DİJİTAL FOTOGRAF BELGESEL FOTOGRAFIN SONU MU?
Cengiz Oğuz Gümrükcü

 

 

“Dijital fotograf belgesel fotografın sonu mu?” sorusunu sorduğumuzda “Dijital fotograf piyasasını” ve “Belgesel Fotograf”ın  şimdiki durumunu doğru olarak tanımlayabilmek gerekir.

Biz tanımlamaya belgesel fotograftan başlayalım.

“Fotografın tanımı, belgesel fotografın tanımı ile içice geçmiş durumda.. Tabii eğer teknik tanımlar yapmıyorsanız.
İcadı 1839 yılında açıklanan fotografın ilk örnekleri bu güne ulaşan değerli birer belge niteliği taşıyor. O günün yaşamını, bakışını aktaran değerli ve önemli belgeler..

 

 

Bu günün fotografları yarına birer belge olarak kalmayacak mı?. Her fotograf, "özelden genel"e yayılan büyük bir yelpaze içinde önem taşıyor. Ölmüş bir yakınınızın fotografı sizin için özel ve önemliyken, bir başkası tarafından sıradan ve önemsiz sayılabilmektedir.
Fotografı "belge" olmaktan çıkaran ve insanların tepkisiz kalamayacağı birer "uyarıcı" haline getiren şey, onu çeken kişinin kattığı yaşam yorumudur.' Yaşamı yorumlamaktan kasıt, onu olduğunun dışında bir yerlere götürmek değil, yaşamın içinde diğer insanların göremediği o ayrıntıları (bir daha yaşanması olanaksız olan o an'ı..) sonsuzlaştırmaktır.”

 


Tam da bu aşamada Türk fotograf okurunun yakından tanıdığı Ken Light’ın sözlerine kulak vermek gerekir. Ken Light diyor ki: “Belgesel fotografçıların sanat dünyasına girmeleri, çalışmalarını her gördüğünü beğenmeyen yüksek kültür eleştirmenlerinin acımasız bakışlarına sunmalarıyla gerçekleşmiştir. Keskin eleştirmenler, belgesel fotografçıları yoksulların görüntülerini çalıp estetize ederek onların sefaletinden para kazanan ve sonra da bunları ayrıcalıkları için sergileyen röntgenciler olarak tanımladılar. Bu eleştirmenler fotografik gerçekliğin, fotografın objektif olduğu mitini yaymaya devam ettiğini, oysa fotografın onu yaratan ve dağıtanların kültürel değerlerini yansıttığını tartışmaya açtılar.

 


Bu eleştiri daha önce de gördüğümüz gibi, belgesel fotografçıların neden ve nasıl çalıştığını çarpıtmaktadır. Belgeselciler, fotografladıkları insanlarla uzun süreli bir ilişkiyi tercih ettiklerinden, haber amaçlı sansasyonel fotografçılıktan kaçınmaktadırlar.”
Aynı yazının devamında Ken Light şunları da söylüyor:

“(Belgesel Fotografçıların)  fotografları ne yargısız infazları ne de ev içi ya da ideolojik şiddeti sona erdirdi. Fotograflar yüzyıllarca sürmüş baskılara nokta koyamaz. İnsanlık trajedisi farklı empatilere ihtiyaç duymaktadır. Yapabildiklerimiz kapasitemizle sınırlıdır.”
Medyanın günümüzdeki kadar yaygın olmadığı dönemlerde Lewis Hine, endüstrileşmiş  Amerika'da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla fotograflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotografçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.  Bu gelenek, 1930'ların ekonomik buhran döneminde  Amerika'nın  en  iyi fotografsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine'a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine'ın fotograflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine fotografçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. 
Benzer bir şekilde, Çiftçi Güvenliği Örgütü’nün yaptırmış olduğu ve başını Roy Stryker’ın çektiği ve aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan'ın da yer  aldığı  efsanevi fotografçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  fotograflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotograflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer fotografçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

 

Şimdi biraz daha geniş düşünerek olaya bu günden bakalım.

 

 

Bu gün hayatımızı sarıp sarmalayan teknoloji ile burnumuzun dibinde olup biten herhangi bir olayı kaydedip, dünyanın öbür ucuna gönderebiliyoruz. Fotograf ve video paylaşım siteleri bu işleri yapmak isteyen insanlar için ardı ardına açılıp duruyor. Artık terminolojiye eklenen bir terim “Yurttaş Foto Muhabirliği” terimi yapılan bu işi çok iyi tanımlıyor aslında. Abdurrahman Antakyalı arkadaşımız, www.fotomuhabiri.com  sitesinde tartışmaya açtığı bu kavram için şunları yazıyor:  “Cep telefonlarına fotograf çekebilme yeteneğinin eklenmesi ile dünya nüfusunun önemli bir bölümü ceplerinde “fotograf makineleri” ile dolaşmaya başladı. Sıra dışı olduğuna inandıkları her şeyi kayda geçiren bu topluluk, ürettikleri görüntüleri diledikleri yere de kolayca transfer edebiliyorlar internet teknolojisi sayesinde... Yerel, ulusal, uluslar arası medya kuruluşları bu tarz görüntü üretenlerin bombardımanına tutuluyor son birkaç yıldır. En etkileyici sıcak görüntüler onların vizörlerinden gazete ve internet sayfalarına, tv ekranlarına taşınıyor şimdilerde. Kısa sürede kurumsallaştılar ve mesleki tanımları bile yapıldı: “Yurttaş foto muhabiri” deniyor artık onlara dünyada...

 

 

 


Görüntüleri dijital olarak kaydeden aletlerin piyasaya egemen olması mı beraberinde getirdi bu kavramı? Bu sorunun yanıtı: “kısmen” evet...” Sadece bizde değil, tüm dünyada ilgi çeken bir tarz olarak yaygınlaşmaya başlayan bu “Yurttaş Foto Muhabirliği”ne verilebilecek en iyi örneklerden birisi de Tami Silicio’nun yaşadıklarıdır. The Seattle Times gazetesinin 18 Nisan 2004 tarihli sayısında birinci sayfada geniş biçimde yayımladığı fotografta Irak'ta öldürülen ve Amerikan bayrağına sarılmış 20 tabutu gösteren fotograf 7 Nisan'da Kuveyt Uluslararası Havaalanında çekildi. Irak'ta hayatını kaybeden ABD askerlerinin bulunduğu bayrağa sarılı tabutların fotografları, Pentagon'un kararının aksine internette de yayınlanmaya başlandı. İlk olarak Seattle Times gazetesinin yayınladığı fotograflar Pentagon'un sert tepkisine neden olmuştu. Pentagon'dan yapılan açıklamada, Savunma Bakanlığı'nın, askerlerin tabutlarının medyada yayınlanmamasını öngören politikasının 1991 yılından beri yürürlükte olduğu belirtilerek, bu politikanın başlıca amacının, en acılı zamanlarını yaşayan ailelerin istek ve mahremiyetlerinin korunması olduğu belirtilmişti. Seattle Times,tabutların fotograflarının, ABD ordusuna taşeron olarak çalışan bir firmada görevli Tami Silicio tarafından, Kuveyt'te ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir kargo uçağında gizlice çekildiğini bildirdi. Fotografları çekmesinin ve bunları gazeteye iletmesinin ardından Silicio'nun işten çıkarıldığı belirtildi. Öte yandan bu politikayı şiddetle eleştiren savaş karşıtları, medya yasağının, ABD'nin kaybının kamuoyunda yol açacağı etkiyi azaltmayı amaçlayan bir hükümet girişimi olarak değerlendiriyor.Amerikan askerlerinin Iraklı esirlere işkence eden utanç verici "şok eden ve korkunç" fotoğraflar, fotoğrafın halk üstündeki gücünü bir kez daha gözler önüne serdi.Dijital teknolojiden yararlanan amatörler tarafından çekilen fotoğraflar; insanları çıplak, dayak yemiş ve işkence görmüş halde sergiliyor. Bu fotoğrafların kolay ulaşılabilirliği ve internette yayılması, hükümet tarafından ABD’nin ana medya grubuna empoze edilen iletişim ağlarındaki korkunç  “yeme zinciri” tabir edilen gücünü tuzağa düşürdü. Askerlerin, ileride torunlarına göstermek için albümlerine birer fotoğraf koyma isteklerinden kaynaklanan bu fotoğraflar, bizim yabancı topraklardaki “sterilize” maceralarımıza, kumlu ve estetik olmayan bir görüntü ekledi.  Şansımıza, halk demokrasisine inanan bireyler hala varlığını koruyor.
Dijital fotoğraf, bu tip hareketlerin dürüstçe sergilenmesinde önemli bir araç olarak yer tutuyor. Bu olayda, diğerlerinin barbarlıklarından tiksinen “yurttaş” askerlerin, mantıksız olarak düşündükleri davranışların medyaya haber olarak yansımasını görüyoruz. Bir sonraki devrim, “iliştirilmiş” foto muhabirleri tarafından değil, ucuz dijital fotoğraf makineleri taşıyan bilinçli ordu mensupları tarafından gerçekleştirilecek. ABD askerlerini üst üste binmiş çıplak Iraklı askerlerin önünde poz vermiş şekilde gösteren fotoğraflar, aslında karşı koyma hakkının ve demokrasi kurumunun zaferini gösteriyor. Liderlere, özellikle Pentagon’un yüzsüz ve isimsiz uzmanlarına- kalmayan güven, savaş zamanlarında kişisel fotoğraf makinelerinin elden ele dolaştırılması durumunu ortaya çıkardı.

 Bir sonraki devrim dijital olacak ve bugünlerde bunun sesleri e-maillerde çıkmaya başladı. 
Bu “Yurttaş Foto Muhabirliği” kavramı o kadar çok farklı alanlarda devreye sokulur oldu ki, binaların etrafına yerleştirilen güvenlik kameralarının ve İstanbulluları gözetlemeye yarayan MOBESE kayıtları haber kanallarının yüksek reytingli akşam haberlerinde yer almaya başladı. Falanca kişiye nasıl araba çarptığından tutun da, sokakta dayak yiyen, gaspa uğrayan, başına türlü haller gelen insanların görüntüleri her akşam evimizde izlenir oldu. Peki, bu kadar deşifre edilmiş bir sistem, suçu azaltmaya yarıyor mu? Henüz bu konuda bilinen bir araştırma yok. Ama pek çok insan gibi ben de bunu merak ediyorum. Yine merak ettiğim bir başka şey daha var, bu görüntülerin gazete kanallarına veriliyor olması normal ve ahlaki bir davranış şekli mi?  Buna para vererek alan ve kanalında yayınlayan insanların akıl sağlığı yerinde mi?  Geçen hafta bir kanalın akşam haberlerinde verdiği bir haber vardı, yaşlı bir amca karşıdan karşıya geçerken bir kamyonet ona çarpıyordu. Televizyon kanalı, benim anlamadığımı düşünmüş olmalı ki görüntüyü tekrar tekrar yayınladı. O saatte  televizyon başında olan çocukları hiçe sayarak yaptı bunu.. Tüm bunlar, dijital teknolojinin gelişmesiyle yaşanan sürecin parçalarıdır aslında. Ve sanırım bir süre sonra yapılan bu iş röntgencilikten ya da bir nevi BBG evi olmaktan çıkacak ve ahlaki sistemiyle beraber tüm taşlar yerine oturacaktır.

 

Geride bıraktığımız dönemde, fotograf hep tüketilen bir nesne olarak bilindi. Tüketim, bir zamanlar saat gibi işleyen çarklara sahipti. Tüketiciye önce fotograf makinesi satılırdı. Sonra o makine için gerekli ekipmanlar, objektifler, belki bir tripod, flaş, filtreler vs. sonra çekilen fotograflar için sarf malzemeleri. Film, banyo, baskı kağıtları. Sonra albümler.  Bir gün hayatımıza dijital fotograf makinesi girdi. Nereden geldiğini anlamadığımız bir yumruk yemiş gibi olduk. Biz film kullanan fotografçılar, 1839’da Paris’te Fransa Bilimler Akademisi’nin önünde bekleyen ve “Artık görüntü bir makine yardımıyla levha üzerine kaydedilmiştir..” açıklamasını endişeyle izleyen yeteneği sınırlı kötü ressamlar gibi baktık dijital fotograf makinelerine.  Veba gibi hızla hayatımıza yayıldı bu tutku. Çoğumuz sürekli olarak inkar ettik dijital fotograf makinelerini. Ve sonuçlarını küçümsedik. Başlangıçtaki düşük çözünürlük-yüksek maliyet (ki, ilk çıkan D-SLR makineler 30.000 Amerikan Dolarından satılıyordu)  zamanla, yüksek çözünürlük ve düşük maliyete yerini bıraktığında dijital fotograf makineleri hayatımıza girmeye başladı.  Bu  makinelerle birlikte yepyeni terimler de hayatımıza girmeye başladı. Piksel- Noise-JPEG-RAW-NEF- White Balance- Memory Card- Histogram- Crop Faktör- İşlemci..  Aslında eski terminolojiyle uyumlu yaşayan bir neslin kafasını karıştırmaya bu kadarı yetti de arttı bile. İnkar kaçınılmazdı. Şimdi artık DSLR makineler 20 Megapiksel’in üzerinde üretilmeye başlandı. (yaşasın nanoteknoloji..) Çok yakın bir  gelecekte 100 Megapikseli, yakın bir gelecekte ise 1000 Megapikseli raflarda göreceğimize hiç şüphe yok sanırım. Çünkü artık cep telefonlarında bile 5 Megapiksel neredeyse standart haline gelmeye başladı. Herkesin rahatlıkla alabileceği fiyatlarla makineler satılıyor. Herkes fotograf çekiyor. Büyük-küçük, genç-yaşlı, kadın-erkek.. Hatta alışveriş sırasında almak istediği öteberiyi cep telefonuyla çekip onay almak için eşine gönderen kadınlar, sevgilisine kırmızı gül fotografı gönderen erkekler peydah oldu. Ama şu da oldu: Artık hiç kimse fotograf bastırmıyor. Herkes birbirine internetten fotograf gönderiyor, herhangi bir albümün alabileceğinden daha çok sayıda fotograf yüklenebilecek dijital çerçeveler döne döne fotograf gösteriyorlar. Yeni çıkmış olmasına rağmen dijital fotograf, hemen kendi kültürünü oluşturmaya başladı. Artık ne çektiğinizin önemi yok.. Neyi hafıza kartınızdan silmediğinizin önemi var. Ve bu bağlamda artık dokunarak varlığını hissettiğimiz fotograflar azalmaya başladı. KODAK unutulmaya yüz tutan “baskı” olgusunu tekrar fotograf dünyamıza hatırlatmak için afişler hazırladı. Başlık çok çarpıcı: “Yarınlar sizi fotograflarla tanır” ve devam ediyor: “Yarınlara sizi anımsatan ne bir bilgisayar ne de CD arşivleri bırakabilirsiniz.”  Bir de dijital görüntüyü elde ettiğiniz, sakladığınız, işlediğiniz- izlediğiniz ve bastığınız tüm ekipman yükte hafif pahada ağır malzemelerden oluşuyor. Yani dijital fotografçılık, öncelikle kendi sektörünü yoketmeye başladı. Belki de biz eski filmli kuşağın son temsilcileri bu piyasadan çekildiğimizde, herkes kendi baskılarını evinde “print” edecek.

 

Peki siz, elinizdeki teknolojik oyuncakla ne yapmak istiyorsunuz? Anlatmak istediğiniz bir hikayeniz mi var? Yoksa göstermek istediğiniz bir şey mi?  Burada çekim sırasında sizin kararınız en belirleyici etken. Ann Wilkes Tucker diyor ki: “Yirminci yüzyıla, fotograflanan her şeyin doğru olduğuna inanarak başladık ve yüzyılı önümüze konan hiçbir belgeye inanmayarak bitirdik. Bilgisayarda zahmetsizce istediğiniz görüntüyü yaratabildiğiniz yirminci yüzyılın sonunda, belge kavramını tartışmak sorunlu hale geliyor. Bir anlamda bu teknoloji fotografı özgürleştiren bir şey, çünkü tıpkı yazıdaki gibi yaratıcının dürüstlüğüne inanabiliriz. Fotografçılar, görüntüyle gören arasındaki araç olma sorumluluğundan kurtulur. Bizim bilgiyi kabulümüz ya da reddimiz fotografçının yapmış olduğu üne, yaratıcının niyetine ve konu hakkında bildiklerimize bağlı olacaktır. Bir anlamda bu belgeselciliğin başına gelmiş en iyi şeydir, özellikle de belgesel fotografın.”

 

Eğer bir ön kabulle yapılan işlere bakarsak, fotografın makul kabul edilebilecek ölçülerde dijital müdahalelerden geçmiş olması sorun yaratmayacaktır. Birazcık Photoshop ya da benzeri görüntü işleme programları ile uğraşan kişiler bilir ki, baskıya uygun hale gelmesi için boyutlandırma ya da keskinlik artırmak gibi basit müdahaleler öze dönük farklılaşma yaratmazlar ve kullanılabilirler. Kaldı ki, film kullanılan dönemlerde de, yıkamaya ve baskıya verdiğiniz fotograflarınız, oradaki laborantın insafı kadar renk ve ton müdahalelerine tabi olurdu. Bu aşamada yine az önce söylediğimiz şey, yani fotografçının niyeti esası belirleyen unsur olarak ön plana çıkar. Fotografçı güvenilir midir? Sözüne inanılır mı? Daha önce çektiği fotograflarla rüştünü ispat etmiş midir? Bu sorularla karşılaştığımızda kendimize verdiğimiz “evet” yanıtı en önemlisidir.  Filmli dönemdeki düsturumuz hala geçerliliğini koruyor: “Fotograf yalan söyleyebilir. Önemli olan fotografçının, fotografı kullanarak yalan söylememesi.”

 

 
Hayatımızı sarıp sarmalayan dijital fotograf, artık kaçmamızın ve inkar etmemizin mümkün olmadığı bir yöntemdir. Kimileri, dijital fotografın artık herkes tarafından müdahale edilebilirliğini kullanarak istediği yalanı söyleyebilir.  Dürüstlüğün ispatı için istikrarlı ve güven verici uzun soluklu çalışmalar gereklidir. Bununla da kişinin gerçekten bu işi isteyerek yaptığının delili ortaya çıkacaktır.

 

Teşekkür ederim.
Mayıs 2008- ANKARA

 

Bu yazı AFSAD’ın Mayıs 2008 de düzenlemiş olduğu “7.Fotograf Sempozyumu- Belgesel Fotograf Buluşması” kapsamında bildiri olarak sunulmuş ve yayınlanan Sempozyum Kitabında teknik aksaklıklardan dolayı “eksik” olarak yer almıştır.

 

 




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.