Ana Sayfa > Projeler > Kemal Elitaş - Kara Tren Gelmezmi Ola



Kemal Elitaş - Kara Tren Gelmezmi Ola

01.JPG
02.JPG
03.JPG
04.JPG
4.1.JPG

05.JPG
06.JPG
07.JPG
08.JPG
09.JPG

10.JPG
11.JPG
12.JPG
13.JPG
14.JPG

15.JPG
16.JPG
17.JPG
18.JPG
19.JPG

20.JPG

 KARA TREN GELMEZMİ OLA...

Bir türküdür...
Sevda türküsü, ayrılığı anlatan.
Gidenlerin gelmediği, bir Anadolu yarenliği.
Umuttur kare tren, el sallanan, beklenen ve gözbebeklerini kısarak dikkatle bakılan.
Bakışların kilitlendiği noktadır. Tek bir noktadır parçalanan...çoğalan ayrılan...ayrışan ve bir hayat olan...Düşlerin gerçek olduğu, bazen de düşlerin kaybolduğu...
Düdüğü, sevgiye kavuşmaktır...umuttur...
Mektuptur nazlı yare taşıyan, umutlara umut katan.
Sevdalar vardır yazılmaya çalışılan ve bir karanfildir ten kokusunu anlatan.
En derinidir, ten kokusunu içine çekmek bir o kadarda alır götürür insanı diyar diyar...
Kış gecelerinin sıcaklığıdır içe çekilen karanfil kokusu, tenin güzelliğini alır içine.
Efkar kaplar odayı...
Kor gibi yanar yürekler...
“Kara tren gelmez mi ola...düdüyünü çalmaz mı ola...”
Tüm bunlara neden olan kara tren 1856 yılında, İngilizce çuf çuf demeye başlamış.
Çuf çuf derken, tüm değerlerimizi de gözlerimizin önünde çuvallamışlar...
Hem de hiçbir denetim olmaksızın.
Gerçi İngilizler demiryolunu yaparken öyle türküler düşlememiş, söylememiş, Anadolu yarenliğinin ne olduğunu bilmemiş bile.
Bildikleri tek şey; İngilizlerin duyduğu yan sanayinin bu bölgelerde olması.
Hamuduyla götürmek için imtiyaz sahibi olmuşlar.
Demiryolları onların olmuş.
Batılı sermayedarlar, sanayi devrimi ile çok önemli ve stratejik bir ulaşım yolu olan demiryolunu, tekstil sanayinin hammaddesi olan tarım ürünlerini ve önemli madenleri en hızlı biçimde limanlara, oradan da kendi ülkelerine ulaştırmak için inşa etmişler.
Üstelik, km başına kar güvencesi, demiryolunun 20 km çevresindeki maden ocaklarının işletilmesi vb. imtiyazlar alarak demiryolu inşaatlarını yaygınlaştırmışlar.
Dolayısıyla Osmanlı Topraklarında yapılan demiryolu hatları, geçtiği güzergahlar bu ülkelerin iktisadi ve siyasi amaçlarına göre biçimlendirilmiş.
Ama nedense tüm bu hamuduyla götürmeye Osmanlının bakışı çok ilginç.
Siyaset, o zamanlar sömürüye kör gözlüymüş demek ki...
1876'dan 1909'a kadar tam 33 yıl Osmanlı Padişahı olan Sultan II. Abdülhamid hatıralarında şunları ifade etmiş;
"Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına hız verdim.
Bu yolun gayesi Mezopotamya ve Bağdat'ı, Anadolu'ya bağlamak, İran Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde bu başarılmıştır.
Eskiden tarlalarda çürüyen hububat şimdi iyi sürüm bulmaktadır, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir.
Anadolu için iyi bir istikbal hazırlanmıştır. İmparatorluğumuz dahilindeki demiryollarının inşaatı mevzuunda büyük devletler arasındaki rekabet çok garip ve şüphe davet edicidir.
Her ne kadar büyük devletler itiraf etmek istemiyorlarsa da bu demiryollarının ehemmiyeti yalnızca iktisadi değil, ayni zamanda siyasidir."
Tam siyasi olmuş zaten demiryolları. Bizi, için için yemiş. Götürmüşler, minarelere kılıf bularak.
Ezanı bize bırakmış, toprak altı ve toprak üstü zenginliklerimizi onlar almış...
“Evlerinin önü taştan...sen çıkardın beni baştan...”
İşte o zamanlar kara tren gelmez olmuş...
Sevdalar yüreklere gömülmüş, acılar ve umutsuzluklar yaşanmış.
Karanfiller solmuş...
Çok çok uzun yıllar önceydi tren yolculuğum. Çuf çuf olduğu yıllar...Ama Türkçe çuf çuf...
Şimdi yeniden yollardayım. Haydarpaşa’dan Kars’a uzanan bir yolculuk olacak bu.
Bu proje toplam iki yıl sürecek. Ömür vefa ederse. Düşüncem bu. Bakalım şartlar nasıl olacak.
Yasaklar başladı yine. Nedense benim ülkemde yasaklar bana, bizlere...
Yabancılara yasak yok. İstediği gibi hareket ediyorlar.
Fotograf makinesi bir öcü sanki...”yassag emşerim”...
Bu yassag masa başında alınıyor. Üst masalar bu yasağı dikte ediyor. Neden niçin olduğu bilinmeden...
Hayret tam saatinde demiryolları harekete geçiyor. Rayların nazlı sesini duymaya başladım.
El sallayanım yok...Yalnızlık içimde hüzün...
“Gurbet ele yar yolladım...mektubunu yazmaz mı ola...”
Hüzün bulutlara yansımış. Bulutlar gözyaşlarını boşaltıyor...
Dalıp gidiyorum, giden tren mi yoksa yaşamın kendisimi. Hızlı bir hareket var. Şekiller peşi sıra değişiyor. Siluet değişimleri bunlar. Alıp götürüyor beni anılarıma. Zaman tüneli gibi.
İlk istasyon Bostancı.
Anılarda yaşamak istemiyorum, anı yaşamak için binmedim trene.
Çok şeyler değişmiş, temiz vagonlar. Devamlı temizlik yapılıyor.
Yataklı vagonda çarşaflar yeni, vagon görevlisi Ankara’ya kadar bizlerle. Sonra görev değişimi olacakmış.
Bu bölüm, diğer bölümlerden ayrılmış.
Diğer bölümleri merak ediyorum.
“Allı gelin al olaydın...selvilere dal olaydın...”
Çuf çuf yola devam ederken, gezinti ve gözlem zamanı diyorum...
Tanışma faslı başlıyor; “yolculuk nereye” sorularıyla.
Gidiş yönünün istasyon listesi elimde. Varış saatleriyle. Tek tek işaretliyorum.
Toplam 87 istasyonda duracak, liste böyle diyor. Bakalım...
Şimdilik bir sorun yok. Dakik her şey.
Her şey yolunda.
Çok eskilerden böyle değilmiş ama. Gurbet ele yar yollandığında mektuplar gelmezmiş ola.
Ya tren yollarda kalır yada sevgili unutulurmuş demek ki.
Sanırım artık öyle bir sorun yok. Trenin yollarda kalması gibi.
Ama sevgililer gelir mi onu bilemem...
“Aldım çantamı elime...düştüm gurbetin yoluna...”
Benim gidişim gurbet değil. Gurbet hep batı olmuş. Çarpık çurpuk ilişkilerin olduğu.
İnsan ilişkilerinin önüne paranın, menfaatin geçtiği, düzen çarkının işlediği ilişkiler.
Ben doğuya gidiyorum; gurbete yolcu uğurlayanlara, hasret çekenlere, insan olanlara. Bozulmamış ilişkilerin yaşandığı yörelere.
Ama yinede içimde bir ayrılık var. Bu yol. Yollar hep ayrılıklardır. Hüzünle bakılan gözler. O gözler bakakalır. Bilinir, bazen gidenin geri dönmeyeceği ama yinede bir umutla el sallanır...
Dedim ya el sallayanım yok.
Film şeridi gibi geçiyor yaşam; aslında geçen siluetler, pencereden bakınca gerçek olan bu.
“Eskişehiiiiiirrrr...”
Saat 13: 50... şimdilik rötar yok...” sen Ankara’dan sonrasına bak” diyor yol komşum.
Bakacağız vardıkça istasyonları işaretliyorum. 
Tahsin çay servisi yapıyor. Bu bölüme girmeleri yasakmış falan filan. Nedense hep yasaklar var ve herhangi bir mantık yok.
“Beni Naylon Bıranda’ya benzetirler” diyor. Kim ola diye düşüncelerimi zorluyorum; Naylon Bıranda. Yazar mı, fotografçı mı, sinema sanatçısı mı, yada yeni yetme TV lerde boy gösteren mi...
Konuşmamız ilerleyince Marlon Brando olduğu anlaşılıyor...
On çocuğu var. Tam on tane. Her birinin ismini tek tek sayabiliyor. Sırasıyla üstelik. Ve kendine “süper erkek” diyor...
Bu TV ler de bir yarışma programı değil. Karşımda oturan anlatıyor. Akşam sohbetleri başladı artık.
Tanışma fasıllarıyla birlikte. Yol bitmiyor ama sözlerde biteceğe benzemiyor. Peşi sıra anlatımlar oluyor...
Çocuklarının isimleri “C” ile başlıyor ve söylüyor tek tek; “süper erkek”.
Bu yolculukta tüm isimleri not ettim ama bu anlatımlarda isim kullanacağım fakat soyadlarını yazmayacağım. Burası Türkiye...
Çok özel fotograflarda çektim ve yine onları kullanmayacağım. Zamana bırakacağım...
“Ankaraaaaaa...”
saat 18:08...
Niye ruhsuz bizim istasyonlarımız...
İnsanlar var, koşuşturma var ama ruh yok. Yıllarca yurt dışında kaldım ve tüm seyahatlerim trenle oldu. Ruhları vardı. Yaşayan ruhlar. Geçmişleri.
Geçmişin izlerini görmek mümkündü. Yıllar önce bir birlerine el sallayanları görebiliyor musun. Bekleyenlerin heyecandan tırnaklarını yediğini.
Ama şimdi bakıyorum da; en büyük merkez garına, ruh yok, bir şeyler var, gelip giden, oklar, işaretler. Hepsi bu...
Amacım garların ruhlarını bulmak. Onları ortaya çıkarmak. Kim bilir neler yaşandı. Yaşanılanları zaman zaman zaten tren içinde anlatımlarla duymaya başlıyorum. Kısıtlı anlatımlar bunlar.
Zaman ve şartlarım uygun olursa işte bu ruhu bulacağım. Amacım bu...
Buraların yaşam dolu olduğunu biliyorum, yaşanmışlıklar var, hüzünler var, sevinçler var...
“Gelen geçen yolculardan...nazlı yar beni soraydı...”
Cumhuriyet öncesi dönemde, yabancı şirketlere verilen imtiyazla, onların denetiminde ve ülke dışı ekonomilere, siyasi çıkarlara hizmet eder türde gerçekleştirilen demiryolları.
Cumhuriyet sonrası dönemde milli çıkarlar doğrultusunda yapılandırılmış.
Kendine yeterli "milli ekonomi"nin yaratılması amaçlanarak, demiryollarının ülke kaynaklarını harekete geçirmesi hedeflenmiştir.
Bu dönemin belirgin özelliği, 1932 ve 1936 yıllarında hazırlanan 1. ve 2. Beş Yıllık Sanayileşme Planlarında, demir-çelik, kömür ve makine gibi temel sanayilere öncelik verilmiş olmasıdır.
Bu tür kitlesel yüklerin en ucuz biçimde taşınabilmesi açısından demiryolu yatırımlarına ağırlık verilmiştir.
Bu nedenle, demiryolu hatları milli kaynaklara yönlendirilmiş, sanayinin yurt sathına yayılma sürecinde yer seçiminin belirlenmesinde yönlendirici olmuştur.
Bu dönemde, tüm olumsuz koşullara karşın, demiryolu yapım ve işletmesi ulusal güçle başarılmış.
İsmet İnönü, 30 Ağustos 1930'da Sivas'da yaptığı konuşmada, 1920'de Mustafa Kemal Atatürk'ün riyaseti altında toplanan hükümetin ilk programına atıfta bulunarak şunları söylüyordu:
"Dünyanın bütün ateşleri başına yağarken, yarınki mevcudiyeti hazin bir şüphe altında iken, vatandaşlar yalınayak ve sopa ile müstevlilere karşı koymaya çalışırken, bütün membaları elinden gitmişken ve hazinesinde bir tek lira yok iken, ilan ettiği ilk programında; Ankara'dan Yahşihana kadar şimendifer temdit edeceğini söylüyordu."
Mustafa Kemal, Millet Meclisinin 1 Mart 1922 tarihli toplantısında:
"İktisad hayatının faaliyet ve zindegisi ancak münakale vasıtalarının, yolların, şimendiferlerin, limanların hali ve derecesile mütenasiptir."
Yine, Mustafa Kemal aynı tarihlerde gazetelere verdiği demeçte:
"Memleketin bütün merkezleri yekdiğerine az zamanla şimendiferle bağlanacaktır. Mühim maden hazineleri açılacaktır. Memleketimizin baştan nihayete kadar harap manzarasını mamureye tahvil etmekten ibaret olan gayenin temel taşları her yerde gözleri tesrir edecektir."
İlk aşamada büyük parasal güçlüklere karşın, yabancı şirketlerin elindeki demiryolu hatları satın alınarak devletleştirilmiş, bir kısmi da anlaşmalarla devralınmıştır.
İkinci aşamada ise, mevcut demiryolu hatlarının büyük bölümü ülkenin Batı bölgesinde yoğunlaştığından, Orta ve Doğu bölgelerinin merkez ve sahil ile bağlantısını sağlamak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, demiryolu hatlarının üretim merkezlerine direkt olarak ulaşarak anahatların elde edilmesi temin edilmiştir. Bu dönemde yapılan ana hatlar: Ankara-Kayseri-Sivas, Sivas-Erzurum (Kafkas hattı), Samsun-Kalın (Sivas), Irmak-Filyos (Zonguldak kömür hattı), Adana-Fevzipaşa-Diyarbakır (Bakır hattı), Sivas-Çetinkaya (Demir hattı)'dır. Cumhuriyet öncesinde demiryollarının % 70'i Ankara- Konya doğrultusunun batısında kalırken, Cumhuriyet devrinde yolların % 78.6'si doğuda döşenmiş ve günümüz itibari ile batı ve doğuda % 46 ve % 54 gibi oransal dağılım elde edilmiştir.
Karayolları, 1950 yılına kadar uygulanan ulaşım politikalarında demiryolunu besleyecek, bütünleyecek bir sistem olarak görülmüştür.
Ancak karayollarının demiryollarını bütünleyecek, destekleyecek biçimde geliştirilmesi gereken bir dönemde, Marshall yardımıyla demiryolları adeta yok sayılarak karayolu yapımına başlanmıştır. ABD'nin Marshall yardımı ile Türk ekonomisi üzerinde etkin olduğu bu dönemde, özellikle tarım ve tüketim mallarına dayalı bir sanayileşme süreci iktisadi yapıya egemen olmuştur.
1980'li yılların ortalarında ise, ülkemizde hızlı bir karayolu yapım seferberliği başlatılmış, otoyollar GAP ve Turizmden sonra ülkemizin 3. büyük projesi olarak kabul edilmiştir.
Bu çerçevede 1990'li yılların ortalarına kadar otobanlar için yılda yaklaşık 2 milyar $'lık yatırım yapılmıştır.
Buna karşılık, özellikle önemli demiryolu altyapı yatırımları konusunda her hangi bir projenin hayata geçirilmediği görülmektedir.
Mevcut demiryollarının büyük bölümü yüz yılın başında inşaa edilen geometride kalmaya mahkum olmuştur. İdame yatırımları için ayrılan kaynaklarda yetersiz kalmıştır.
Ülkemiz ulaşım sistemi içerisinde karayolu-demiryolu yük taşıma paylarına bakıldığında, karayolu yük taşıma oranı % 94, demiryolu yük taşıma payı ise % 4'dür.
“Böyle bilseydim sevmezdim...düştüm ellerin diline...”
Evet, rakamlarında söylediği gibi düştüm ellerin diline...
Yüzde 4 lük bir pay. Neredeyse yok edilmek istenilen bir demiryolu şebekesi.
“Kayseriiiiiiiiiii...”
Biraz rötar var. Saat sabahın 01:47 si.
Gece karanlığı, göz bebeklerime de çöktü ama merak var. Neresi, nerelerden gidiyoruz diye.
Uyumayacağım...
Şarkışla’nın fotografını çekeceğim. Niye Şarkışla???...
Yola çıkmadan önce, istasyonlara baktığımda; “Şarkışla istasyonunu fotograflayacağım” demiştim.
“Şarkışla’ya düşürmesin Allah sevdiği kulunu...
Gemerek’te çevirmişler Deniz Gezmiş’in yolunu...”
Bir selam yollamak istiyorum...sevgi selamı...onur selamı...bağımsızlık selamı...
Kar yağmaya başladı. Lapa lapa yağıyor.
Pamuk gibi, nazlı nazlı yere iniyorlar. Tren durdu. Burası ara istasyon.
Gözlerim verdiğim komutu yerine getiriyorsa, saat 04:07
Şarkışla’yı bekleyeceğim...
Toprak anayı örten beyazlık, ortalığı da aydınlatıyor. Karşılarda sıra dağlar.
Evet...evet işte Şarkışla...
Selam Deniz...selam Yusuf...selam Hüseyin...selam getirdim sizeeeee...
Saat 05:10. nerdeyse idam edildikleri saat...
Listeye göre 03:48 de burada olmamız gerekiyordu. “Ankara’dan sonrası..” demişti yolcu komşum...
Ankara sonrası zaten nedense hep bitik olmuş...zaman işlememiş...durmuş zaman...durdurulmuş...
Oy zamanı gelince kıymete binmiş, Ankara ötesi.
Sonra oylar çuvala girince, çuvalın ağzı kapatılmış, unutulmuş tüm vaatler...unutulmuş sözler...unutulmuş yatırımlar...temeli atılan yerlerin, yerleri bile unutulmuş...
“Ben seni sevdim seveli...gözlerim dinmiyor yaştan...”
Raylar kaçıyor sanki altımdan ve hızla uzaklaşıyor. Bir noktada birleşiyor ve sonsuz oluyorlar. Gözlerim mi yorgun, demiryolları mı.
Gün ışımaya başladı. Bulutlar engel güneşe. O bulutlar arasından çıkmak istiyor ama, bulutlar engel oluyor her seferinde.
Tren yola devam ediyor ama uyku kol geziyor. Kimi ayağını uzatmış koltuktan dışarı...kimi sarılmış yanındakine...kimi paltosunu yastık yapmış kendine...kimi hamsterini koymuş güvene...
Hemen yanı başımızdan bizi takip edecesine süzülüyor Fırat. Kimi yerden azgınlaşıyor, kimi yerde sakin ama hep birlikte yol alıyoruz. Bir tünele girip diğerinden çıkıyoruz.
Bu dağlar nasıl delinmiş. Yıllar öncesinin insan emeğiyle. Ne öyküleri vardır kim bilir. Ne acılar yaşanmıştır. Patlatılan dinamitler, kazma kürek tırnakla açılan yollar. Bazen nedense geçmişi unuturuz. Ama bence hikayeler o geçmişte vardır. Emektir, alın teridir. Bu hattın en uzun tüneli, Uzun Ahmet tüneliymiş. 3000 metre tünelin uzunluğu.
Uyku kol geziyor ama benim gözler fotografta.
İşte bunlarda demiryolunun manzaraları. Dile kolay rötar olmadan otuz altı saat yol.
“Sivasssss...”
Nerdeyim...ne Sivas’ı. Ben bitap, makinelerim bitap. Biraz kestirmem gerek. Vücut taşımıyor artık. Gün doğumuyla birlikte çalışmaya devam...
“Bilseydim ayrılık vardı...düşmezdim alem diline...”
düşmezdim ama gele gele Erzincan oldu.
“Erzincannnnn...” ve saat 14:02. Normalde burada 12:40 ta olmamız gerekiyordu.
Erzincan’dan daha öncede geçmiştim. Kamyonlarla yollara döküldüğümde. O zaman demiryollarını takip etmiştim. Ve dağları delip geçen demiryollarını gördükçe bir gün oralardan da geçeceğimi düşlemiştim. İşte şimdi ben demiryollarındayım. Kamyoncular orada.
Yolları biliyorum yaşasın...
Dağlar bembeyaz. Bulutlar bir gelin tacı gibi sarmalamış, kucaklaşmışlar sanki. Bulutlar bile nazlı nazlı salınıyor. Biri sarmalıyor dorukları, sonra çekip gidiyor ve bir diğeri geliyor. Doğa çok ilginç. Yaşamın en güzel örneklerinden. Fotografını çekmek yerine izlemek, alıp götürüyor farklı düşlere. Güneş onlara eşlik ediyor. Bazen kayboluyor yalnız bırakmak için. Doğada sevda yaşar mı hiç. Bir sevdaya benziyor bunların ilişkileri.
Ben mi yorgunum yada hayallerim mi genişledi bilemiyorum. Pencereye dayamışım yüzümü; düşlerimden bunlar geçiyor. Sevda her yerde...
Geldik sayılır diye düşünüyorum ama geldik sayılmıyormuş. Sanki gerçek yol bundan sonramı ne. Bitmez tükenmez oldu. Güvenlik güçleri tarafından kimlik kontrolleri başladı. Trenin hızı biraz yavaşladı. Rayların farkı varmış. Öncekilerin genişliği ile buralar farklıymış. Eski ve tamiratlar falan. Söylenene gör hız 20km ye düşmüş. Sohbetler yemek vagonunda devam ediyor. İçerisi sıcak. Çaylar güzel. Tanışma faslını geçtiğimizden aramızda kaynaşmalar oldu. Ve Tahsin, Türk sanat müziği söylüyor, güvenlik görevlileri de kimleri kontrol ediyor.
Kars artık çok yakın ama daha Erzurum’a gelmedik...
“Erzurummmmm...”
Toplam iki saate yakın rötar yapmış durumdayız. Çok önemi yok diye düşünüyorum. İnsanın bekleyeni olmayınca. Trenin içi sıcak...sohbet koyu...çaylar demli...
Anılar peşi sıra anlatılıyor. Bu yolculuk anıları. Kamyonlarla çıktığımda da böyle oluyordu. Demek ki insan yolculuklarda çok daha fazla sohbet etmek istiyor. Sanki zaman tükenecekmiş gibi, bir solukta anlatma isteği doğuyor.
“Sakın birilerinden yiyecek içecek almayın” diye uyarıyor, sohbete katılanlardan biri. Olayı anlatıyor. Geçenlerde olmuş. Hala mı diye düşünüyorum. Ayni film hiç bıkmadan tekrarlanıyor demek ki...
Bu insanın, insana yaptığı hainliğin temelinde sadece üç kuruşluk menfaat var. Hayret...
“evlerinin önü taştan...sen çıkardın beni baştan...”
“gurbet ele yar yolladım...mektubunu yazmazmı ola...”
“Sarıkamışşşşş...”
Kamışlar pekte sarı değil. Hüzün kokan...acı kokan Allahu Ekber dağları...
100.000 ine yakın vatan evladını kendimizin yok ettiği dağlar bunlar.
Dile kolay kendimiz katletmişiz bu evlatları.
Enver Paşanın bitmez tükenmez hırsı ve askerlikten bihaber bilgisiyle. Gencecik çocukları bu dağlar yemiş. Yemen’den çağrılan ve yazlık giysili askerler Allahu Ekber dağlarının dondurucu soğuklarında Rus cephesine sürülmeye çalışılmış.
Şimdi anma törenleri falan yapılıyor. Ama o gencecik çocukları gerimi getirecek. Bir mermere yazılan adları var sadece. 
100.000 genç ve bir o kadar vatan bağımsızlığı için mücadele eden bu çocuklar tek kurşun dahi atamadan o kara kışa teslim edildi...
başlı başına bir tarih ve bu tarihten çıkarılması gereken dersler var. Hatırlatmak için kısaca olayın gelişimi şöyle;
Enver Paşa, Padişahın damadı ve Başkomutandır. Almanya’nın dostudur, Alman hayranıdır. 
Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakin: “Beni Napolyon’a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”
Tarih, 21 aralık 1914.
Ve 125.000 e yakın asker; paltosuz, gölekle, çarıkla cepheye sürülür. Yemenden gelen askerlerdir bunlar. Bir mektup;
“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemi sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilahi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta...Bölük Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Pasa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi...O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin...”
Iğdırlı Ali Çavuş yazlık giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazıp İstanbul’dan gelecek olan kışlık giysileri beklerken, Karadeniz’de başka bir facia yaşanıyordu.
Ruslar Osmanlı ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüşlerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Paşa, ihtiraslarına mağlup olarak bütün birliklere su mesajı çeker:
“Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lakin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslam Alemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”
Gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Düşeni kaldırmamak için emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.
O yıl kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuşlar oymuştur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karşısında moralman yıkılmaktadır. Ayrıca açlık da son haddine ulaşmıştır.
”Onları teslim alamadım. Çünkü...”
Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı söyle anlatacaktır:
“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar...Dinmiş olmasına rağmen su kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!...Açık, vallahi apaçık!..Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı.
24 Aralık 1914 Perşembe.” 
Enver Pasa hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a döner. Arkasında binlerce kefensiz kar çiçeği bırakarak...sıkı bir sansür uygulayarak halkın Sarıkamış cephesinde olup biteni öğrenmesine engel olurlar...
Bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e bu facia için Enver Paşa şöyle der: “Bunlar nasıl olsa bir gün ölecek değiller miydi!”
Evet, evet enver bey; nasıl olsa bir gün öleceklerdi ve şimdi öldüler...
Şimdi onlar için törenler düzenleniyor ama nedense bu gerçekler anlatılmadan, kahramanlık türküleri söyleniyor.
Demiryolları homurtulu, ağaçlar hüzünlü, kuşlar ötmüyor. Sessizlik var bu bölgeden geçerken, yaşanmışlığa bir saygı ve gerçek saygı bu olmalı...
Bir hayalim daha gerçekleşti. Aslında hayaller, bizlerin gerçekleştirmek istediği düşlerdir. Ya düş olarak kalır ve hayaldir yada gerçek. Gerçek olması için istemek ve uğrunda mücadele etmek gerekir. Zorluklara katlanmak ve istemek. Tren yolculuğu hayalim gerçek oldu. Kars halim gerçek oldu işte.
“Kara tren gelmezmi ola...düdüyünü çalmazmı ola...
Gurbet ele yar yolladım...mektubumu almazmı ola...”
“Karssssssss...”
İki saatlik bir gecikme oldu. Saat gece yarısını gösteriyor. 23:42

Özgeçmiş - KEMAL ELİTAŞ

 

 
70'li yılların başında fotoğraf çekmeye başladı.. Paris Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenim görürken... 68 olaylarına katılan Paris'li öğrencilerle tanıştı... Fotoğrafın zamanı film karesine hapsedeceğini o yıllarda düşündü... Fransa'da yaşayan...Türkiye'li işçilerin iş ve yaşam koşullarını fotoğrafladı... Ve sergi açtı... Fransa Türkiyeli Öğrenciler Birliği Genel Başkanlığı yaptı... O dönemde, Yılmaz Güney Filmleri Haftasında çektiği fotoğraflar... Cumhuriyet Gazetesinde yayınlandı... Türk Haberler Ajansında(THA), foto muhabiri olarak çalışmaya başladı... O dönemin siyasi olaylarının içinde yer aldı ve fotoğrafladı...
Yazı ve fotoğrafları, başta Cumhuriyet, Vatan, Milliyet, Politika gibi günlük gazeteler ve birçok dergide yayınlandı...
İlk kişisel sergisi, "LİCE DEPREMİ SONRASI"...
İnşaat Mühendisleri İstanbul Şubesi'nin öncülüğünde.... İstanbul, Ankara, İzmir ve Almanya'da sergilendi... Lice deprem İzlenimleri ve röportajları Cumhuriyet Gazetesinde yayınlandı...
Grevlerin, lokavtların, direnişlerin, mitinglerin içinde yer alarak...Gerçeğin ta kendisini fotoğrafladı... 40.000 karelik bir arşiv oluştu... Yasaklanan 1 Mayıs.1979 da sokağa çıkarak tutuklandı ve hapis yattı... 80 sonrası hakkında davalar açıldı... ve... 40.000 kare günümüze kadar taşındı...

 

www.kemalelitas.com/

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 



Share



   

COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.