Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları



FOTOĞRAF KORKUSU - Özcan Yurdalan

 

Ne oldu bize tam bilemiyorum. Her yanımız öfkeyle kuşatılmış. Öfkenin nedeni önemsiz. Nereden kaynaklandığı, kimden geldiği, kime yöneldiği de mühim değil. Şiddetin kendisi mutlak ve en yüce değer belli ki, hatta kutsal. Neyi koruyor içimizdeki şiddet, hangi korkumuzu bastırıyor? Tam bir çaresizlik hali bu durum.

Sıradanlaşmış şiddeti anlamanın yolu, belki de hayatlarımıza nüfuz etmiş militarizmi açığa çıkarabilmekten geçiyor. Çocuk aklının ermeye başladığı günlerden itibaren aile içinde tohumları atılan, okullarda kitleselleşen beyin yıkama süreçleri sayesinde, özgür insan olmak yerine kul köle ideolojisinin esiri olmuşuz bir kere. Bu yanıyla şiddetin hem nesnesiyiz hep birlikte, hem de öznesi. Gönüllü jandarmalığa soyunan, kendiliğinden bekçiliğe hazır hale getirilmiş ruhların sefaleti ise içler acısı.

Açıkça söylense, “Düşünmek, ifade etmek, öğretilmiş ve izin verilmiş olanın dışındaki fikirleri savunmak, tabulara karşı gelmek, ulu, yüce, kutsal bilinen önder, peygamber, lider her kim varsa iman etmeden yaşam sürmek yasaktır,” dense sorun değil, hiç değilse sanal demokrasiden daha acıtıcı olmaz.


Henüz parmak kadarken militarizmin penceresinden hayata bakan, totaliter ilişkiler içinde dünyayı tanımaya çalışan, ahlaken ayrımcılığı benimseyen, şiddeti, savaşı, fethi kutsal sayan zihniyetle techiz edilmiş bünyelerimiz bu durumu daha ne kadar kaldırabilir bilmiyorum.
İçine doğduğumuz kültürel ortam, tabuların cenderesinde bir hayatı biricik özgürlükler ve demokratik işleyiş biçimi olarak durmaksızın damarlarımıza zerk ettiği için, “hayat dediğin budur, demokrasi dediğin böyledir zahir” diye çaresizliğimizi benimsemiş haldeyiz. Soluk borumuzu kah sıkıp kah bıraktıkları için, ölüp ölüp dirilmekteyiz daima. Daha da fenası, kâbusun farkında olmak bir yana, normal hallerdir bunlar diye kabullenmiş gidiyoruz.


İşin aslını vahşetin örgütlü ideolojisinde aramak lazım belki de. Militarizmin, kendi yapılanması içinde, askeriyenin ideolojisi olarak kendisiyle sınırlı ortamında yaşatılmasına ve mensuplarına zerk edilmesine diyecek lafım yok ama vaziyet başka. Militarist akıl sivil hayatın her alanına sinmiş durumda. Bu hayatın içinde gerçek bir özgürlükler alanı, sahici bir demokratik ortam bulunmadığı için nefes almak kolay olmuyor. Soluk borumuzdaki pençelerini az gevşettiklerinde sevindirik oluyoruz.


Halbuki ifade özgürlüğünün asıl ortamı, ancak gerçek ile aramızda hiyerarşiden ve şiddetten arınmış bir ilişkinin mevcut olmasıyla mümkündür. Korumacı ve kollamacı zihniyetlerin esas korkusu da buradan kaynaklanır. Çünkü gerçek ile muhakemenin arasına ne kadar engel konursa, ne kadar tabu yerleştirilirse istenen sonuca o kadar kolay ulaşılır. Gerçek ile zihin arasındaki klişeler, kodlar, ne kadar kavi tutulursa o kadar zahmetsizce neticeye varılır. Varılmak istenen netice bellidir, ırkçı tezahürler, şiddete eğilimli kişilikler, idrak kanallarına çakılmış tıkaçlar.


Ne var ki bu türden hasletlerle donatılmış bünyeler bir marazdan muzdariptir. Zaman zaman rastladığımız gibi aniden çığlıklar atarak tepki vermelerine, kontrollerini kaybederek debelenmelerine, sağa sola saldırmalarına sebep olan ifade alanları arasında bir de fotoğraf denilen şey var. 


Fotoğraf deyince günümüzün en zararsız, bir o kadar masum ve gayet yaygınlık kazanmış merakı gelmesin akla. Fotoğraf memleketimizde genel kabul görmüş haliyle orta sınıftan insanların boş vakitlerinde becermeye çalıştıkları ince bir sanat değildir aslında. Başka bir şeydir. Üstelik bizde bu güne kadar pek de sık görülmeyen, gösterilmeyen bir yüzü vardır ki o yanıyla zararlı, hatta tehlikeli bir araçtır.


Nasıl olmasın, kültür tarihimizde, geleneklerimizde, inançlarımızda zaten pek de makbul bir şey değildir suret. İster insan eliyle yapılsın ister insan yapımı makineyle fark etmez. Suretin hala içselleştirilmemiş varlığı, tekin değildir bu kültürde. Çağdaşlık, modernizm, batılılaşma, pozitivizm falan vız gelir tırıs gider. Memleket insanı, ister bir yaşam biçimi önermesiyle dinsel öğretiyi siyasal ortama taşımış olsun, isterse modernist ideolojiyi biçimsel algıyla yaşamında var etmeye çalışsın fark etmez, fotoğraf toplumsal hafızanın derinliklerindeki netameli yerini korur. Kimi zaman nesne olarak, kimi zaman içindeki bilgiler ve yansıttığı tanıklık bakımından kolayca suçlu ilan edilir.


Bir fotoğrafın gösterdiklerinin, o fotoğrafın konu aldığı gerçeklikten daha büyük tepkiye yol açması da cabası. Fotoğrafla ilişkimizi tam olarak yerli yerine oturtamadığımız için, o gerçekliği yaratan nedenlere duyacağımız tepkiyi fotografik görüntüye yöneltiyoruz. Ayrıca bu işin ayrıca gönüllü korucuları da mevcut. Ortada bir tersliğin bulunmasına değil, onun gösterilmesine, hele fotoğrafa kaydedilerek gösterilmesine sinirleniyorlar. Hoşlanmadıkları gerçekliğin görünür olmaktan çıkınca ortadan kalktığına inanıyorlar zahir. “Ben görmüyorsam zaten yoktur, göstermeye kalkanlar da hainlerdir” zihniyetiyle toplumsal alana sirayet eden bir yok sayma halini tercih ediliyor. Bazı fotoğrafların beklenmedik tepkiler almasının esas nedeni biraz da bu. Yılmaz Güney’in filmlerinden birindeki sahneyi hatırlıyorum. Şehrin yoksul mahallesindeki çocukların fotoğrafını çeken birine çevreden tepki gösterilmesi üzerine filmin kahramanı, asıl meselenin yoksulluğun fotoğrafını çekenleri engellemek değil, yoksulluğu ortadan kaldırmak olduğunu söyler. Bir fenalığın gerçekleşmiş olmasından çok, onun fotoğraflanması tepki yaratır bizim dünyamızda. Hele orta yerde duran, kişisel değil de hepimizin bir şekilde payı bulunan toplumsal bir fenalıksa.


Bu nedenle memleketin fotoğrafçıları da, basını da diğer mecraları da gerçeğin tanıklığını gösteren bu tür fotoğraflardan mümkün olduğu kadar uzak dururlar. Çekmezler, çekseler de ortaya çıkarmazlar, ortaya çıkarsalar bile sınırlı tutar, çoğaltmaz, dağıtmazlar. Tam tersini yapmak isteyenlerin ise yerleri dardır, oynayamazlar.


Şöyle bir bakalım geçmişimize. Fotoğraflarıyla hafızamıza nakşolmuş kaç toplumsal olay mevcut? Fotoğrafla biraz ilgili olanlar dünya tarihinden bir dolu örnek göstererek namlı fotoğrafçıların çalışmalarını bir çırpıda sayabilir burada. Ya bizim memleketten? Toplumsal olayların, değişimlerin, sosyal gerçeklerin fotografik yansımalarına karşı bünyemizde gelişmiş güçlü tepkinin payı nedir bu kifayetsizlikte? 


Sorumun arkasında yatan niyetin daha anlaşılır olması için bir hatırlatmayla devam edeyim. 6-7 Eylül 1955 tarihinde yaşanan büyük utanç, aradan 50 yıl geçtikten sonra, olayın fotoğrafları Karşı Sanat Galerisi’nde sergilenirken gerçekleştirilen saldırıyla tekrar edildi. 1955’te yağma ve talan yapanları gösteren fotoğraflar 2005’te, sergi salonunda saldırganların hedefi oldu. Sayıları eski saldırıya katılanlardan daha azdı. Ancak gerek hissiyatları, gerek zihniyetleri, gerek davranışları hiç farklı değildi. Koşullar elverse, galeri salonları yerine sokaklarda olmayı tercih ederlerdi kuşkusuz.


Durum açık. Fotoğrafçıların gördüğünü göstermekten başka bir özelliği ve iddiası olmayan fotoğraflar, yansıttıkları şiddetin utancıyla bakanların yüzlerini kızartacağı yerde, bazılarının saldırı nesnesi olmuştu.


Kendini kurulu nizamın her türden çarpıklığıyla birlikte sadık bekçisi addeden vatandaşların gerçekleştirdiği bu türden olaylar zaman zaman yaşanıyor. Devletin fotoğraftan korkusunu yansıtan örneklerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Belki de bu nedenle, bu memlekette problemlere ayna olan fotoğrafçılar tarafından üretilmiş fotoğrafların sayısı hayli az. Onun yerine, objektifini memleketin kof güzellemesinin hizmetine vermiş fotoğraf memurlarının sayısı oldukça fazla, onlar gibi olmaya çalışanların ise tek kol sıraya girdikleri aşikâr.
Sorun, fotoğrafa yüklenen anlamın, fotoğraftan beklenen faydanın, tuhaf biçimde “bize özgü” özellikler taşımasından kaynaklanıyor. Fotoğraf makinesini eline alan hevesli, karşısındaki konu ne olursa olsun, öncelikle ondan bir güzellik yaratmanın heyecanıyla yanıp tutuşuyor. Lakin insan diyor ki, gördüklerini illaki güzel göstermek için ışığa renge takla attırarak icra ettikleri marifetleri, keşke gerçekle ilişkilerini sorguladıkları bir ortamda yeniden hayata geçirebilseler.


Bunu istemek manasız gelecek biliyorum, ama bunca yıldır bu ülkede onca dönemeç geçildi. Yaşanan düşük yoğunluklu, yüksek yoğunluklu, açık, kapalı, ancak on binlerce yüreği yakan savaş ortamından bir kare olsun dürüst tanıklık gösteren bir fotoğraf çıkmaz mı ortaya. O tarafta ya da bu tarafta olan bitenleri gösteren fotoğraflar nerede? Çekildiyse bile ne zaman görürüz? Bu gün gösterilse ne olur? Bu kez fotoğraflar üstünden mi şiddet büyür? Doğrusu cevabım yok. Aynı soruları, askeri darbeler sırasında yaşadıklarımız için de sorulabilirim.


Malum, fotoğrafın diğer sanatlarda olmayan bir özelliği mevcut ki o da doğrudan tanıklık yeteneği sayesinde bakanlar üstünde yarattığı etki. Bunun farkında olarak fotoğraf çeken, toplumsal sorumluluk sahibi fotoğrafçıların sayısı ise oldukça az.
Fotoğraf o kadar hayatımızdan uzak ve korkutucu bir kayıttır ki bizim için, kritik durumlarda çekilmez, çekilse de gösterilmez, görenler varsa da sayıları sabittir. Oysa başka ülkelerde darbelerin, işgallerin, iç savaşların, tahrip edilmiş hayatların fotoğrafları bugün belgesel fotoğrafçılığın da, haber fotoğrafçılığının da, illaki sanat olacaksa sanat fotoğrafçılığının da seçkin eserleri arasındadır.


Ben kendi adıma, geçmişimde yaşadıklarımın fotografik tanıklığına sahip değilim. Gelecekte yaşayacaklar da bugünün tanıklığını göremeyecekler. Çünkü bu kültür fotoğraftan korkar. Korkusunu giderebilmek için bulduğu yöntem onu evcilleştirmektir. Zaten bu yüzden Türkiye’de fotoğrafın tabiatıyla oynanmış, iyi huylu zararsız bir uğraş haline getirilmiştir.
Bunu yapanlar özellikle 1980 darbesinden sonra toplumun yeniden hizaya sokulması sırasında fotoğrafın diğer sanat alanlarından farklı özelliğini, fotoğrafçının tanıklığını doğrudan gösterme yeteneğini iğdiş eden, onu yok sayan anlayıştır. Bu sayede kitaplardan korkan kuşakların korkularına bir de zaten var olan fotoğraf korkusu pekişerek eklenmiştir. 2005 yılında Karşı Sanat galerisinde açılan 6-7 eylül fotoğraf sergisine yapılan saldırı da, 2009 yılında Uludağ Üniversitesi’nde açılan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü fotoğraf sergisinin kolluk marifetiyle toplanması da aynı kalemdendir. İkisi de fotoğrafların gösterdiklerinden tedirgin olan, ancak o gerçeği değiştirmek yerine gösterilmesini engellemeye çalışan bağnazlığın ürünüdür. Bu bağnazlığın zemini, biraz da fotoğrafları evcilleştirenlerin marifetidir.


Günümüzde son derece yaratıcı yöntemlerle farklı ifade biçimleri kazanan, değişik estetik boyutlarda gezinen, diğer disiplinlerle verimli birliktelikler kuran fotoğraf, kuşkusuz yetenekli fotoğraf sanatçılarının ellerinde daha çarpıcı işler çıkaracaktır. Ancak, bir de fotoğrafın belge, tanıklık, haber ve bilgi iletme aracı olarak içinde taşıdıklarının değerinden söz etmeliyiz. Bu değerler kimi zaman dönemin anlayışına göre zararlı, yıkıcı, tahripkar diye tanımlanabilir. Ya demokrasi nedir? İfade özgürlüğü?


Yazının başındaki cümleye dönecek olursak: Ne oldu bize biliyorum. Hiç bir şey olmadı. Zaten böyleydik. Şiddetin içselleştirildiği, militarizmin tüm cinsler, tüm yaşlar, tüm sosyal sınıflar içinde biricik değer olarak benimsetildiği, yağma ve talanın hoş görülebildiği, hatta fırsat düşerse pek de uzak kalınmayacağı bir dünyamız vardı, şimdi de var. Bu dünyanın içinde fotoğraflar, gerçeği gösteren aynadan ibaret sadece. Yüzümüze tutulan bir ayna. Yalanın yerine gerçeği, sahtenin yerine aslını gösterebilen, acı bile olsa hakikati söyleyebilen bir ayna. Şimdilik sayıları az, geçmişten de pek bir şey kalmamış bugüne ama belki bu aynalar çoğalırsa biraz daha alışırız kendimizle yüzleşmeye. Görüntümüzden korkmak yerine korkularımızı yaratan sebepleri ortadan kaldırmaya gayret ederiz belki, kim bilir?

 

Bu yazı "Evrensel Kültür Dergisi'nin  Haziran 2009 sayısında yayınlanmış ve Özcan Yurdalan'ın izniyle bu sayfaya alınmıştır.




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.