Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları



Işık Yazıları

Cengiz Oğuz Gümrükcü

Yıl 1996…  Sıcak bir Temmuz  öğleninde, Kızılay’da fotograf çekiyor ve beni burada fotograf çekmeye iten şeyin ne olduğunu düşünüyordum hep. KESK üyeleri sloganlar atıyor, ben umutsuzca deklanşöre basıyordum. Sonuçlar beni tatmin etmeyecekti, biliyorum. Bir süre sonra Cumartesi Anneleri çıkmıştı ön tarafa. Her birinin elinde bir pankart: “Biz doğurduk, Size öldürtmeyiz”, “Anaların Öfkesi Katilleri Boğacak”, “Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek” yazıyordu pankartlarda.

Bunca yıllık yaşamımda karşılaştığım ve beni sarsan dolaysız dehşet görüntüleri gelmişti aklıma. Otuz yıldan fazla benim yaşadığım, yüzyıllardır Anadolu insanının yaşadığı bu baskı, bu zulüm görüntüleri bitmeyecek mi diye merak ediyordum.

Eskiden televizyon yoktu.. Daha da eskiden fotograf da yoktu. Katliamları, toplu kıyımları insanlar kulaktan kulağa anlatılan birer efsane gibi dinliyor, bu hikayelerde falanca kişinin filanca zulmünden söz ediliyordu. Ve hatta “Mübalağa cenk olundu…” diye notlar düşülüyordu tarihin kanlı sayfalarına. Gün geliyor bunların inandırıcılıkları azalıyordu. Bundan yüzaltmış küsur yıl önce fotograf girdi tarihin sahnesine. Bu yeni buluşun gördüğü herşeyi acımasızca kaydedip insanlara birer belge olarak sunuyor olması, toplu katliamlara, savaşlara, kıyımlara karşı bir tepki oluşturdu. Ama nereye kadar?

1977’de yaşanan Kanlı 1 Mayıs olaylarını ve çekilen görüntüleri, belgelenen fotografları anımsayanlarınız vardır. Taksim Alanı’nı gösteren o fotografların her santimetrekaresinde acı çeken bir insan yüzü mutlaka görünüyordu. Sonra Eylül rüzgarları cunta yağmurlarını ve genç devrimci yüreklere uygulanan bağbozumlarını getirdi. TRT televizyonunda art arda şiddet görüntüleri, yakılan yıkılan yerler görüntüye geldi. Kardeş kardeşi öldürüyor denildi. Ve ABİ’nin artık yönetimde olduğunu ve küçük kardeşlerinden üvey olanını öldüresiye dövdüğünü ve hatta öldürdüğünü gördük. Abi, öz kardeşlerine el kaldırmıyor, aksine üvey kardeşini döverken onlardan yardım istiyordu. Ve sonra yine bunların dehşet görüntüleri “Allah devlete Millete zeval vermesin” li konuşmalarla sunuldu. Allah devlete zeval vermedi ama, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi uyuyan bu milletin belasını verdi. Çünkü halk şiddete alıştı. Yazarlar, şairler, bilim adamları, gazeteciler yani bu toprağın en değerli meyvaları yok edilmeye ve bunların kanlı katliam görüntüleri, suikast görüntüleri boyalı basında yer almaya başladı.  İzlediğimiz her şiddet görüntüsüyle kendimizi bir kez daha yitirdik. Körelttik. Ve öyle bir an geldi ki, artık tepki vermemeye başladık. Beyinler de bedenler gibi uyuşmuştu. Analar dayak yiyor, bizler televizyon karşısında izliyorduk. Köpeklerle saldırıyorlardı analarımıza. Aldırmadık. Evladını arama hakkını çok gördük.

Susurluk’taki Mercedes sanki devlete değil bize çarptı. Umursamadık. Meclisi dolandıran vekiller birkaç bin dolarlık ceylan derisi koltuklarda kırdılar kalemimizi. Umursamadık. Depremde göçük altında kalan insanların acısıyla dalga geçen bürokratlar insanlarımıza “Devleti zor durumda bırakmak için kendi çocuklarını yaktılar” diye iftira ettiler. Umursamadık. Deprem vergisi adı altında ellerini soktukları midemizden bağırsaklarımıza uzandılar. Umursamadık. Bu yalancı vergicilerin toplayabilecekleri kadar paranın yarısını bir defada ortadan kaldıran çağlar’lara demirel’lere saygıyla bakmalarını, mahkemeye ifade vermesi için neredeyse yaldızlı davetiye ile çağrılmalarını izledik. Umursamadık hiçbir şeyi. Önümüzdeki seçimlerde aynı soyguncu kitlenin halkın parasını dağıtmak üzere yeniden meclise girmesine tanık olacağız. Sabıkalarından kurtulmak için milletvekili olmak isteyenlerin yarışına şahit olacağız susarak. Bize dokunmadan yaşayan yılan, belki bininci yaşını kutluyor olacak bizim sayemizde.

Neden? Çünkü fotografların ya da filmlerin yarattığı şiddet duygusu da, diğer duygular gibi çoğalarak arttıkça-izlendikçe- bağışıklılık yaratıyor. Etkisini kaybediyor. Öyle lanet bir ülkede yaşıyoruz ki anlatılmaz. Yedi kişinin katili bir adam yüzünden af kanunu geri tepebiliyor. Ve adam diyor ki “Tek suçlu ben miyim?” Yok güzel kardeşim, sen suçlu değilsin, suçlu biziz. Suçlu hepimiziz.

Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Uğur Mumcu unutuldu. Hatta Abdi İpekçi unutuldu. Hatta Tütengil Hoca unutuldu. Hatta Kemal Türkler unutuldu. Çetin Emeç unutuldu. Ve hiç şüpheniz olmasın bu milenyum manyaklığı sırasında artık küllenen Ahmet Taner Kışlalı’da unutulacak çünkü artık iyi bir marifetmiş gibi yaralarımıza kabuk bağlatmayı öğrendik. O yarayı kaşımasınlar diye binlerce kat örtü serdik beynimizin kıvrımlarına. Unutmayı öğrendik.. Ve çocuklarımıza unutturmayı

İşte fotograf bu yarayı kanatmak için vardır. Tırnakladığı yaraları kanatıp, acıtmak için vardır. Fotograf yaşam için vardır. Hiçbir hesabın kimsenin yanına kar kalmasını istemediği için vardır.



Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.