Ana Sayfa > Projeler > Güvenlik Bölgesi



Güvenlik Bölgesi - İshak KALAÇ

Ishak_Kalac.jpg
Ishak_Kalac_(1).jpg
Ishak_Kalac_(2).jpg
Ishak_Kalac_(3).jpg
Ishak_Kalac_(4).jpg

Ishak_Kalac_(5).jpg
Ishak_Kalac_(6).jpg
Ishak_Kalac_(7).jpg
Ishak_Kalac_(8).jpg
Ishak_Kalac_(9).jpg

Ishak_Kalac_(10).jpg
Ishak_Kalac_(11).jpg
Ishak_Kalac_(12).jpg
Ishak_Kalac_(13).jpg
Ishak_Kalac_(14).jpg

Ishak_Kalac_(15).jpg
Ishak_Kalac_(16).jpg
Ishak_Kalac_(17).jpg
Ishak_Kalac_(18).jpg
Ishak_Kalac_(19).jpg

Ishak_Kalac_(20).jpg
Ishak_Kalac_(21).jpg
Ishak_Kalac_(22).jpg
Ishak_Kalac_(23).jpg
Ishak_Kalac_(24).jpg

Ishak_Kalac_(25).jpg
Ishak_Kalac_(26).jpg
Ishak_Kalac_(27).jpg
Ishak_Kalac_(28).jpg
Ishak_Kalac_(29).jpg

Ishak_Kalac_(30).jpg
Ishak_Kalac_(31).jpg
Ishak_Kalac_(32).jpg
Ishak_Kalac_(33).jpg
Ishak_Kalac_(34).jpg

Ishak_Kalac_(35).jpg
Ishak_Kalac_(36).jpg
Ishak_Kalac_(37).jpg
Ishak_Kalac_(38).jpg
Ishak_Kalac_(39).jpg

Ishak_Kalac_(40).jpg
Ishak_Kalac_(41).jpg
Ishak_Kalac_(42).jpg
Ishak_Kalac_(43).jpg
Ishak_Kalac_(44).jpg

Ishak_Kalac_(45).jpg
Ishak_Kalac_(46).jpg
Ishak_Kalac_(47).jpg
Ishak_Kalac_(48).jpg
Ishak_Kalac_(49).jpg

Ishak_Kalac_(50).jpg
Ishak_Kalac_(51).jpg
Ishak_Kalac_(52).jpg
Ishak_Kalac_(53).jpg
Ishak_Kalac_(54).jpg

Ishak_Kalac_(55).jpg
Ishak_Kalac_(56).jpg
Ishak_Kalac_(57).jpg
Ishak_Kalac_(58).jpg
Ishak_Kalac_(59).jpg

Ishak_Kalac_(60).jpg
Ishak_Kalac_(61).jpg
Ishak_Kalac_(62).jpg
Ishak_Kalac_(63).jpg
Ishak_Kalac_(64).jpg

Ishak_Kalac_(65).jpg
Ishak_Kalac_(66).jpg
Ishak_Kalac_(67).jpg
Ishak_Kalac_(68).jpg
Ishak_Kalac_(69).jpg

GÜVENLİK BÖLGESİ

Uzun bir zaman Olağanüstü Hal Uygulamaları'yla yaşamak zorunda kalanların bir kısmı, hala adı başka ama benzer uygulamalarla yaşamaya alışmak zorunda bırakılmışlar memleketin bir köşesinde. Yirmi yılı aşkındır devam eden ve henüz resmi ağızlarla doğru bir tanımı yapılamamış Kürt Sorunu'na dair sorgulayıcı dönem Hakkari-Dağlıca saldırısına denk geldi.  Bu tarihle beraber başlayıp süren bir gerilim var aynı zamanda. Tezkere ve yayın yasaklarından sonra şimdilerde genel af dahi konuşulur oldu. Hava Operasyonundan sonra şimdilerde Kara Operasyonu yapılıyor.

 

Dağlıca'daki ölümlerden sonra korkular tazelendi. Var olan şartlarda hayatın ne denli tehlikeli ve zorlu olduğunu bir kez daha konuşmaya başladık. Bu arada Dağlıca'daki çatışmalardan önceki ve sonraki yayınların nasıl bir içerik ve biçim değişimine sokulduğunu da dikkatli bir şekilde izlemek gerekiyor. Sıcak noktalar olarak kodlanan Cizre'de, Yüksekova'da Silopi'de, Zaho/Erbil, Çukurca kısacası Güven(siz)lik Bölgesi olarak adlandırılan herhangi bir yerde yapılan canlı yayılar bir kez daha gösterdi ki medya denen gücü kendinden menkul muktedir, hepimizin hayatına doğrudan ve hesapsızca müdahale edebiliyor.

 

Resmi ağızlardan gelen açıklamalara bizi ikna etmeye zorlayan, kitle iletişim araçların bir bütün olarak geliştirdiği tüm mesafelere karşı, başka bir hayatın, başka bir dilin varlığını, Sıcak Noktalar olarak belirlenen tüm yerlerde görünmeyenleri göstermek, izlemek için Cizre'den Şemdinli'ye kadar ki Güvenlik Bölgesinde bir fotoğraf çalışması yapmak üzere yola koyuldum, yanımda bir arkadaşımla beraber.

 

Akşam Haberlerinin Sıcak Noktalarındaki Hükümet Konakları, Valilik Binaları ve çoğu zaman askeri bir aracın doldurduğu arka fonunun dışında kalan yerlerde tüm anlatılanların ve gösterilenlerin dışında bir hayatın sorgulanmasıydı bu aynı zamanda.

 

Sokaklara dökülen kontrolsüz kalabalıkların, hassasiyetlerini memleketin her köşesine topyekun ulaştırma yarışının hangi soruna çözüm olduğunu muhataplarına sormak için de.

 

Çalışmaya Cizre'den başladım. Binlerce yıldır akıp giden Dicle suyunun kenti Cizre'den. Belki de karıştığı Basra'ya kadar en fazla Cizre'den geçerken bu kadar narin, sessiz ve renkli akıyordur. Cizreliler Dicle'nin bu kadar sessiz akıp gitmesini şöyle bir rivayetle anlatılar; Bir Alim varmış. Tüm Kuşların dilinden anlayan, Fekiyé Teyran. Coşkulu ve hırçın akışından kuşların rahatsızlığını öğrenir ve bir gün Dicle'ye sessiz akmasını, çünkü tüm kuşların akıntısında rahatsız olduğunu söylemiş. İşte o gün bu gündür Dicle böyle sessiz akarmış. Cizre'den uzaklaşıncaya kadar kenarında düğünler, oynayan çocuklar, işçiler, hayatını balık avlayarak geçiren iç lastikli genç balıkçılar, buluşanlar, sadece suyun akışını izlemeye gelenlerle doludur. Dicle'ye her akşam sesi karışan Asker Cizrawi'nin Mehemed Arifi Cizrawi'nin coşkulu ve aşka davet eden şarkılarını, hareketli çarşısı pazarı…

 

Akşam Haberleri her yerde olduğu gibi Cizre'deki insanları da etkiliyordu. Her an büyük bir operasyon olacağının haberleri ve sonu belirsiz bir sürece doğru gitmekten onlarda nasibini almışlardı. Bu durum bize haber saatlerinde yansıtıldığı kadar değildi ama. Düğün sesleri hafta sonlarını neredeyse şehri kaplıyordu.  Her mahallede bir düğün ve kalabalık halaylar vardı. Kimisi fotoğraf çekmemize izin vermiyordu son günlerde söylenenlerden dolayı. Bizim herhangi bir ajansla, televizyonla bağlantımızın olmadığına inandırmak güç oluyordu bazen. Yaşadıkları yerleri tehlikeli, sakıncalı ve güvensiz olarak anlatan gazetecilerden rahatsızlıklarını anlatıyorlardı haklı olarak. Ama bir şey vardı ki düğünlerde, kahvehanelerde, çarşı-pazarda, genci yaşlısı, kadın erkeği aynı şeyi konuşuyorlardı. Bir akşam üstü Dicle suyunun balıkçısı Ramazan'la görüşürken sivil polis müdahale etmişti. Üstelik Bedirhan Ailesinin tarihi Bérça Belek'in tam karşısında kalan ve diğer tarafında başka bir güvenlik birimini olduğu Köprünün aşağısında. Biz farkında olmadan namlunun ucundaymışız. Yani bu saate burada vurulsak kimse kimseye bir açıklama yapmak zorunda değilmiş. Çünkü burası güvenlik bölgesiymiş çünkü burası terör bölgesiymiş. Garip olan şey ise nereli olduğumu söyledikten sonra bana "senin bunları daha iyi bilmen gerekiyor" demesiydi polis memurunun.

 

Dicle'ye biraz daha uzak kalan Şırnak şehri Cizre kadar şanslı değil. Tek yönlü kaldırımsız caddeleri hep aynı meydana çıkar. Bu yapay meydanda toplanır herkes. Bu meydanda biten günün ardından Cudi dağından kurtulup gelen son ışıklar gölgelerimizi uzattıkça uzatmıştı beraber oturduğum yaşlı iki amcanın. Sohbetimiz onların fotoğraflarını çekmemle başlamıştı. Bana. "sen sınırın sıfır noktasında olanlardan mısın?" diye sordular gülümseyerek. Olmadığımı, sıfır noktasının neresi olduğu benim de merak edip bunun için fotoğraf çektiğimi söyledim. Sonrasında içilen çaylarla sohbetimiz aynı güzergahta devam etti.

 

"Biz hep yoksulluğu, mahrumiyeti gördük, yaşadık. İsteriz ki bizden sonrakiler bunları yaşamasınlar."  diyordu Hasan amca. Oduncuymuş. "Bir keresinde tabiî ki 20-25 sene evveldi, topladığım odunları tam yüklemiştim ki aracıyla yaklaşan bir kişi odunları satın almak istediğini söyledi. Üstelik beklediğimin üstünde bir parayla 30liraya o zamanın parasıyla. Kabul etim tabii. Ama bir süre sonra beni ihbar etmişlerdi. Buradan alıp Cizre'ye götürmüşlerdi. O parayı ne yaptığımı sordular. Ben de askerdeki iki oğluma bir kısmını yolladığımı geri kalanıyla da çay, şeker, ve yağ aldığımı söyledim. Neyse ki bir süre sonra bırakıldım. Şimdi ise o odunları da toplayamıyoruz çünkü her taraf yasaklı."

 

Ahmet amca daha dertli konuşuyordu. Onu tüm yaşadıklarından ziyade son dönemlerde olan bitenler üzüyormuş. " Kıbrıs çıkartmasında burada 600 genç askere gitmek için askerlik şubesinin önüne toplanmıştı."  diyerek kendince tüm bu olanları özetliyordu aslında.

 

Cizre'den başlayıp Şemdinli'de bitecek fotoğraf projesinin kolay olmayacağı daha Uludere'ye vardığımız ilk anda daha iyi anlaşmıştım. Valilikle görüşüp izin aldığımız halde orada fotoğraf çekebilmemizin sadece bir yolu vardı; o da bir polis memuru ile beraber dolaşmaktı. Fotoğrafçılık hayatımda bir ilki yaşadım böylelikle.

 

Hakkari'ye eskiden bağlı bu ilçeden geçen karayolunun değişmesiyle Uludere büsbütün olumsuz etkilenmişti. Geçen sene uğradığı sel felaketinin enkazları hala ortadaydı. İnsanların en büyük şikayetlerinden birisi de buydu. Hükümetin ilgisiz ve sahipsiz bıraktığı başka bir konuydu.

 

Uludere'den ayrılıp Beytüşşebap'a gitmek istedik. Ama bu kesinlikle yasakmış. Bir gazeteciyi ya da fotoğrafçıyı bırakın, herhangi bir vatandaşın oradan fotoğraf makinesiyle ya da kamerayla geçmesi yasakmış. Askerlerin dikkatinden kaçan bir yolcu sonradan Habur 2 kontrol noktasından geri çevrilmiş. Bütün uğraşlarımıza rağmen oradan Beytüşşebap'a ve Hakkari'ye geçişimize izin alamadık. Yapacak tek şey kalıyordu; o da Van üzerinden Hakkari'ye geçmekti. Çünkü iki gün sonra Hakkari'de Édi Bese (Yeter Artık) mitingi vardı ve mutlaka orada olmamız gerekiyordu. Üç saatlik yol tam olarak on buçuk saatimizi almıştı. Ama vaktinde Hakkari'ye varabilmiştik. Bu mitingde her şey yolundayken sonunda yine biber gazlı, joplu, taşlı ve korkulu bitmişti. Bitmesine bitmişti ama şehir merkezinde bu olağanüstü duruma alışmış alıştırılmış insanların varlığı dikkat çekiciydi. Bir-iki saat sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi herkes bildiğini yapıyordu. Seyyar satıcılar, ayakkabı boyacıları, üç tekerlekli bisikletçiler her zamanki yerlerini almışlardı. En kötüsü de bu durumdur sanırım. Bu kadar korkunun ve şiddetin gündelik hayatla iç içe olduğu kaç yer vardır ki dünyada?

 

Hakkari'den sonraki durak, ilçesi Çukurca'ydı. Zap suyu boyunca ilerleyen yol boyunca askeri kontrol noktalarının dışında arttırılan Korucu sayısı ne kadar güvensiz bir yer olduğunu gösteriyordu. Bir iki yerde Korucularla oturmak istedik ama bu bile yasaktı. Günün ilk ışıkları ile belirlenen noktalara gelen bu insanlar akşam saatlerine kadar durmak zorundaydılar. Soğuk ve yağışlı havalardan korunmak için kimi korucular hazırlıklarını bile yapmışlardı. Yapamayanlar en yakın köprünün altına sığınmak zorunda kalıyorlardı.

 

Çukurca'yı daha çok askeri bir üs olarak belirtmek doğru olacaktır. Eskiden çok kalabalık olan bu yerde son yıllarda büyük göçlerle neredeyse boşaltılmış. Pirincin bile yetiştiği bu ilçede şimdi kalabalıkları görmek imkansız. Bazen bir belediye çalışanının yerleri süpürürken ki çıkardığı ses, tek ses olabiliyor. Birkaç kişi bir anda bir araya gelip çaylı sigaralı bir sohbete girerler sonra kalkıp giderler. Zaman zaman olan hareketlilik sadece bu kadar. Bir şehir bu kadar sessiz ve sakin olur mu diye başka türlü düşünmeye başlarsınız bir süre sonra. Yüzlerce yıldan bu yana kalan taştan evleri harabeye dönüşmüş bir halde. Çukurca'da bir erkek çocuk on yaşından itibaren bir dağı tarlaya dönüştürmek zorundaymış. Nedeni de ancak bunu yaptıktan sonra evlenebilmesiymiş. Bu ve bunlara benzer yüzlerce binlerce söylence mi yoksa gerşekten yaşanmış mı bilinmez ama beraber dolaştığımız Yunus'un söylediği gerçekti. "Uzun bir zaman doğuya gidince dünyanın aydınlık, batıya gidince karanlık olduğuna inanırdım. Çünkü dışarıyla hiç alışverişimiz yoktu. Hala böyle. Çok fazla bir şeyin değiştiğine inanmıyorum."

 

Çukurca'dan ayrıldığımda yol boyunca devasa askeri yığınakları bir kez daha başka bir açıdan görme şansım oldu. Çukurca ile Şırnak yol ayırımındaki Geman Köprüsü'ndeki kontrol noktasında binen yolcu sorduğu sorularla dışarıdan geldiği anlaşılıyordu. Birkaç soru-cevaptan sonra Erzurum'lu olduğunu söyledi. Son günlerde televizyonlardan duydukları onu oldukça korkutmuş ve burada askerlik yapan oğlunu ziyarete gelmiş. Uzun ve yorucu yolculuk onu oldukça sinirlendirmişti. Ama esas siniri onu bu yollara düşüren onun deyimiyle sinir bozucu haberleri yapanlardı.

 

Yüksekova'ya vardığımda hava iyice kararmıştı. Çocukluğumun geçtiği ve büyüdüğüm memleketimde ne olursa olsun kendimi güvende hissettim. Uzun ve sert geçecek bir kışın daha hazırlıkları yapılıyordu. İstiflenen odunlar, son zamanlarda dağıtılan kötü kömür torbalarını her yerde görmek mümkündü. Hükümet Konağının önünde kamp kurmuş memleketin iddialı televizyon kanalları, her an için ilçenin en güvenli yerinde hazırolda bekleyip her akşam bu sıcak noktada olan bitenleri anlatıyorlardı. Tuhaf olan o canlı yayınlarda söylenenlerle sokaklarda söylenenler hiçbir zaman aynı değildi.

 

Hızla büyüyen ama aynı şekilde sorunlarını da berberinde büyütüyor bu şehir. Kimi sorunlarının çözümü için artık umudumuzu kestik bir anlamda. Büyüdükçe içimizdeki umudu da tüketen nazlı bir şehirdir orası. Elli kilometre uzaklıktaki Şemdinli'ye fotoğraf çekimi için bu kaçıncı gidişimdir bilmem ama her gidişimde biraz daha dışarıya açıldığını görebilmek sevindiriyor. Daha geçen sene uğradığı sel felaketi şehrin ortasında çırpınan bir yaralı misali duruyor. Selin enkazı hala ilk günkü gibi duruyordu.

 

Güvenlik Bölgesi'nin bu son durağı tıpkı diğer şehirlerdeki hayatın, hayatların anlattığı gibi aslında buralar Türkiye'de yaşanan Kürt Sorunu'nun bir özetiydi. Oralara bakıp sorunun ne denli derin ve çok boyutlu olduğunu görmek mümkündür. Çektiğim fotoğraflar şu aralar bir de Kara Harekâtını yapıldığı bu günlerde, içeriden, anlatılanlara alternatif olacak bir anlatım biçimi olma kaygısıdır. Şiddetten, acıdan, medyanın resmi makamların geliştirdiği soğuk ve ürpertici dilden uzak alternatif bir dil olabilir belki.

 

 

Özgeçmiş - İshak KALAÇ

1975 Hakkari Yüksekova ilçesi doğumluyum. İlk ve ortaöğrenimimi Yüksekova’da tamamladım. 2003 Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Fotografla ilk kez fakültedeki öğrencilik yıllarımda ilgilenmeye başladım. Üniversitedeki öğrencilik yıllarımın önemli bir kısmı diyebilirim ki fakülteye bağlı Fotoğraf Birimi’nin karanlık odasında geçti. Sonrasında ve hala devam eden fotograf çalışmalarıma ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde farklı konular etrafında fotograflar üretmeye devam ederek sürdürüyorum. 2007’de Şırnak’taki Temel Fotoğraf Atölyesi’nden sonra şimdi Yüksekova’da Bedensel Engelliler için düzenlediğim Temel Fotoğraf Atölye çalışmalarıyla da fotografı aynı zamanda yaygınlaştırmaya çalışıyorum. ‘Güvenlik Bölgesi’ çalışması özellikle Hakkari’deki Dağlıca saldırısından sonra artan gerilimin sonucunda gelişen/geliştirilen militarist ve şoven dile karşı insani ve gerçeğe ulaşmayı sağlayacak içeriden ve dolaysız bir dili fotoğraflarla oluşturmaktı. Uzun süren Olağanüstü Hal uygulamaları bölgede zaten derin tahribatlar yaratmıştı. Genelkurmay Başkanlığı’nın adı başka ama benzer uygulamalarını Siirt, Şırnak ve Hakkari’de ‘Güvenlik Bölgesi’ adı altında sürdürme kararı ile yoksul ve askeri uygulamalardan yeterince etkilenen bu yerlerde yeni bir sürecin başlangıcı oldu. Bu çalışmayla sözüne ettiğim etkilenmeyi, gündelik hayatı fotoğraflarla tahlil etmek istedim.

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 



Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.