Ana Sayfa > Fotoğraf Yazıları



Dünya Fotografında Kadınların İzi - Cem DEVECİOĞLU

18. June 2018

 

                                                     
Gümüş nitrattan elektronik piksel düzeneğine fotoğraf, gayet iyi işleyen bir görüntü kaydı eylemi olarak, bir “kurtuluş” ve “özgürlük” fiili olmaya, keşfedildiği zamandan sonraki çeşitli dönemler boyunca hep aday olmuştur. “Kurtuluş”, canlı veya cansız madde evreninde anbean süre giden kesintisiz oluşum ve değişim karşısında bir “görüntülerdeki anlamı kalıcılaştırma” haykırışı; sonlu insan ömründe kalıcı bir belgeyle zamana meydan okuma; kaybolup gidene karşı bir devingen tavır alış; insan görmesinin vazgeçilmez tadından bir yapıt çıkartma vs. anlamında. Hep heyecan vermiştir bu buluş meraklılarına, hala da verir bizlere; ve tabii “özgürlük” verir, doyasıya…

Ve insan tarihi boyunca kadınlar: Kadınlar yaşamak işinde daha mahir olur izin alınmadan bastırılmadıkça –tamamıyla anlaşılamamış gerekçelerle engellenmedikçe, ayırımlara tabi tutulmadıkça toplumları tarafından! Ve  onların kurtuluşu ve özgürlüğü bir meseledir her yaşlarında ve başlarında; ”ONLAR”, ” ONLARIN KENDİLERİ” için. İnsanlığın topyekun kurtuluşunu beklemeye kalkmaksızın, çünkü konuda çok eskilerden gelme bir aceleleri vardır, birikmiş biriktirilmiş acılarından, yoksunluklarından!… Tabii bu noktada, fotoğraf işi ve kadınlar buluşurlarsa; “bir nevi kurtuluş” ve “özgürlük”te!…

Kadın ve fotografi konusu takribi bir buçuk asırlık bir geçmişe (1850’lerde kadın fotoğrafçılar vardır) yayılan köklü bir konudur. 1890’larda başlayan ve 1960’lara dek süren Modernizm (olgun sanayi toplumu/ilgili toplumların bütün hücrelerine sinmiş kapitalizm, fazlasıyla gergin tarihsel akışlar; akabindeki düşünsel üst-yapı) ve onu izleyerek başlayan Postmodernizm’de (bilişim toplumunun başlangıcı, kapitalist dünya ölçeğinde sosyo-ekonomik doyma/tıkanmalar ve düşünsel eylemlerde özgünlük arayışı) biri birinden değişik temasal duruşlar sergileyen 4 usta fotoğraf sanatçısı kadını inceleyerek konuya devam edelim…

                                                                    
Kadın ve fotografi deyince fotoğraf sevdalılarının aklına gelen tarihsel simalar arasında Dorothea Lange (1895, New Jersey, A.B.D.-1965, New York) başlarda yer alır. Dorothea Lange 20.yy.ın ilk çeyreğinden başlayarak A.B.D.’de yoksulluğa maruz kalmış insanları fotoğraflar, paraya batmışlar çekmez O’nu (Her ne kadar mesleğe ilk girdiğinde zenginlerin portrelerini çekmek ekmeğinin kapısı olsa da…). O’nun baş tercihi yoksulluk, yoksullaşmadaki insanlar konusudur; ruhları elemle yıkanan “kirlenmemiş varoluşlu” insanlar. Tarihin çok ender tersini bulabildiği acı dolu sorun: Yoksulluk/yoksunluk! Çok bağlanır konusuna, çok çalışır, çok ürün verir. Ağlamaklı insanlar ve çok başarılı “ağlamaklı” kareler… İnsan insan insan kaynaşır Dorothea’nin yapıtlarında. Lange’in fotoğraflarındaki insan figürleri birer abide gibidir, geleceğe taşınası birer anıt.
                                                                                                                                                                 
                                                                     
Tarihe düşmüş kadın fotoğrafçılardan ışıl ışıl bir tanesi: Tina Modotti (1896-1942, İtalya doğumlu, Meksika’da dünyadan ayrılır.). Bütün yaşamı bir “has” aktif komünist olarak geçen devrimci fotoğraf sanatçısı – kendisini ne kadar 33 yaşında “sanat fotoğrafları değil, dürüst fotoğraflar” çeken biri olarak tanımlamış olsa da1, onun en hararetli siyasi yıllarındaki fotoğraflarını bile “sanat fotoğrafı” olarak değerlendirmemek kolay değildir. Çok yeteneklidir, yaşama karşı samimidir, çok cesurdur, çok hareketlidir ve belki en başta yaşadığı dünyayı çok iyi “görür” ve çok iyi “çözümler”. Erken denilebilecek yaşta ölümü ciddi kayıp olmuş, fotoğrafı çok sevmiş, büyük fotoğraf ustalarından Edward Weston’la uzun süre birlikte çalışmış - ortamlar paylaşmış, yaşamı boyunca hep meleksi yüzlü girişken kadın fotoğrafçı…

                               
1 Margaret Hooks, Devrimci Sanatçı Tina Modotti, çev. Lalepar Aytek, Agorakitaplığı, 2008, s. 235

                                                   
 Modern dünya toplum yapılarıyla girifttir, hele II. Dünya Savaşı’ndan sonra. Pek çok farklı insani şey pek çok yerdedir. ‘60ların başında foto röportajcı olarak çalışan Diane Arbus  (1923,New York-1971, Greenwich Köyü, New York’da intihar) sonradan anti-hümanist eğilimli yapıtlarıyla ün yapmış bir fotoğraf sanatçısıdır. Şekilsiz, irite edici insanların görüntüleri, irite edici karelemelerle. 1972’de ölümünden 1 yıl sonra New York’ta ünlü bir galeride açılan şahsına dair retrospektif sergi çığır açıcı olmuş; yaşamda güzel, iyi, albenili nedir, bu baplarda öğrendiklerimiz, bize öğretilenler doğru mudur, insan hakkındaki görsel arayışlarımız, tatlarımız ne kadar yerindedir; hatta “Biz “normal insanlar” gerçekten ne denli normaliz?” gibi sorulara yol açan fotoğraflamalar… “Fotoğraf benim dilediğim yere gidip, istediğim şeyi yapmamı sağlayan bir izin belgesiydi.”2 demiş olan sanatçı özgürlüğü yakalamış gibidir.  “Fotografik görüntü sanatında klasikleşmiş ahenk” çeperlerini sarsan grotesk işleriyle ve postmodern, asi duruşuyla…
________________________________________
2 Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine,  çev. Osman Akınhay, Agorakitaplığı, 2008, s. 51

                                                  
Barbara Morgan (1900, Kansas, A.B.D.-1992, New York)’ın yaşamı sanatla iç içe geçmiştir, sık sık resimle ve gençliğinden başlayarak fotoğrafla. Modern dans fotoğraflatıcısı olarak ün ve isim yapmıştır, öncelikle New York’ta. Edward Weston’la bir döneminde birlikte çalışmış; 3 kitap ve pek çok basılmış yazı bırakmıştır. Complete Photographer (Bütünüyle Fotoğrafçı), Chicago, 1943 kitabının Fotoğrafın Estetiği bölümünde şöyle belirtmiş: “Fotografi bugünün dünyasında insanların, mekanların, heyecanların, düşüncelerin ve eylemlerin iç içe örüldüğü yaşayan bir sanattır. Açıklıkla vurgulamak istiyorum ki bunda başlıca kaynak fotoğrafçının kendisidir. Yaşama onun özgün tepkisi ve bunu başarılı fotografik forma taşıyışındaki üstün gayreti bizim estetik arayışımızın etkin beslenme kaynağıdır.”3

Dünyada yaşam sürüyor; biz insanlar ağlasak da, gülsek de, “Yetti!” desek de kimisinde, çok ama çok sevilesi yaşamda varoluyoruz, sözcüğün felsefi anlamıyla da. Kadın ve erkek: İki aynı ama ayrı dünya; birlikte varolan bazen kol kola, bazen aralarında uzaklıklarla, yaşamını sürdürmeye çabalayan. Yaşamaktan ve mutluluklardan ve ürün vermekten hep kıvanç duyan, dünya koşulları ne olursa olsun…

Nice dünya kadın varlığına katkı ve destek oluşturacak 8 Mart Dünya Kadınlar Günlerine…


________________________________________
3  Deba P. Patnaik, Barbara Morgan, Aperture Masters of Photography, 1999, s. 5

 

KAYNAKÇA:


Deba P. Patnaik, Barbara Morgan, Aperture Masters of Photography, 1999
Fotoğraf Sempozyumu-Belgesel Fotoğraf Buluşması, AFSAD, Mayıs 2008
Gencay Şaylan, Postmodernizm, İmge Kitabevi, 1999
Margaret Hooks, Devrimci Fotoğrafçı Tina Modotti, çev. Lalepar Aytek, Agorakitaplığı, 2008
Margaret Hooks, Tina Modotti, Aperture Masters of Photography, 1999
Michel Frizot (ed.), A New History of Photography, Könemann, 1998
Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine, çev. Osman Akınhay, Agorakitaplığı, 2008

 

 

 

FOTOĞRAF KORKUSU - Özcan Yurdalan

18. June 2018

 

Ne oldu bize tam bilemiyorum. Her yanımız öfkeyle kuşatılmış. Öfkenin nedeni önemsiz. Nereden kaynaklandığı, kimden geldiği, kime yöneldiği de mühim değil. Şiddetin kendisi mutlak ve en yüce değer belli ki, hatta kutsal. Neyi koruyor içimizdeki şiddet, hangi korkumuzu bastırıyor? Tam bir çaresizlik hali bu durum.

Sıradanlaşmış şiddeti anlamanın yolu, belki de hayatlarımıza nüfuz etmiş militarizmi açığa çıkarabilmekten geçiyor. Çocuk aklının ermeye başladığı günlerden itibaren aile içinde tohumları atılan, okullarda kitleselleşen beyin yıkama süreçleri sayesinde, özgür insan olmak yerine kul köle ideolojisinin esiri olmuşuz bir kere. Bu yanıyla şiddetin hem nesnesiyiz hep birlikte, hem de öznesi. Gönüllü jandarmalığa soyunan, kendiliğinden bekçiliğe hazır hale getirilmiş ruhların sefaleti ise içler acısı.

Açıkça söylense, “Düşünmek, ifade etmek, öğretilmiş ve izin verilmiş olanın dışındaki fikirleri savunmak, tabulara karşı gelmek, ulu, yüce, kutsal bilinen önder, peygamber, lider her kim varsa iman etmeden yaşam sürmek yasaktır,” dense sorun değil, hiç değilse sanal demokrasiden daha acıtıcı olmaz.


Henüz parmak kadarken militarizmin penceresinden hayata bakan, totaliter ilişkiler içinde dünyayı tanımaya çalışan, ahlaken ayrımcılığı benimseyen, şiddeti, savaşı, fethi kutsal sayan zihniyetle techiz edilmiş bünyelerimiz bu durumu daha ne kadar kaldırabilir bilmiyorum.
İçine doğduğumuz kültürel ortam, tabuların cenderesinde bir hayatı biricik özgürlükler ve demokratik işleyiş biçimi olarak durmaksızın damarlarımıza zerk ettiği için, “hayat dediğin budur, demokrasi dediğin böyledir zahir” diye çaresizliğimizi benimsemiş haldeyiz. Soluk borumuzu kah sıkıp kah bıraktıkları için, ölüp ölüp dirilmekteyiz daima. Daha da fenası, kâbusun farkında olmak bir yana, normal hallerdir bunlar diye kabullenmiş gidiyoruz.


İşin aslını vahşetin örgütlü ideolojisinde aramak lazım belki de. Militarizmin, kendi yapılanması içinde, askeriyenin ideolojisi olarak kendisiyle sınırlı ortamında yaşatılmasına ve mensuplarına zerk edilmesine diyecek lafım yok ama vaziyet başka. Militarist akıl sivil hayatın her alanına sinmiş durumda. Bu hayatın içinde gerçek bir özgürlükler alanı, sahici bir demokratik ortam bulunmadığı için nefes almak kolay olmuyor. Soluk borumuzdaki pençelerini az gevşettiklerinde sevindirik oluyoruz.


Halbuki ifade özgürlüğünün asıl ortamı, ancak gerçek ile aramızda hiyerarşiden ve şiddetten arınmış bir ilişkinin mevcut olmasıyla mümkündür. Korumacı ve kollamacı zihniyetlerin esas korkusu da buradan kaynaklanır. Çünkü gerçek ile muhakemenin arasına ne kadar engel konursa, ne kadar tabu yerleştirilirse istenen sonuca o kadar kolay ulaşılır. Gerçek ile zihin arasındaki klişeler, kodlar, ne kadar kavi tutulursa o kadar zahmetsizce neticeye varılır. Varılmak istenen netice bellidir, ırkçı tezahürler, şiddete eğilimli kişilikler, idrak kanallarına çakılmış tıkaçlar.


Ne var ki bu türden hasletlerle donatılmış bünyeler bir marazdan muzdariptir. Zaman zaman rastladığımız gibi aniden çığlıklar atarak tepki vermelerine, kontrollerini kaybederek debelenmelerine, sağa sola saldırmalarına sebep olan ifade alanları arasında bir de fotoğraf denilen şey var. 


Fotoğraf deyince günümüzün en zararsız, bir o kadar masum ve gayet yaygınlık kazanmış merakı gelmesin akla. Fotoğraf memleketimizde genel kabul görmüş haliyle orta sınıftan insanların boş vakitlerinde becermeye çalıştıkları ince bir sanat değildir aslında. Başka bir şeydir. Üstelik bizde bu güne kadar pek de sık görülmeyen, gösterilmeyen bir yüzü vardır ki o yanıyla zararlı, hatta tehlikeli bir araçtır.


Nasıl olmasın, kültür tarihimizde, geleneklerimizde, inançlarımızda zaten pek de makbul bir şey değildir suret. İster insan eliyle yapılsın ister insan yapımı makineyle fark etmez. Suretin hala içselleştirilmemiş varlığı, tekin değildir bu kültürde. Çağdaşlık, modernizm, batılılaşma, pozitivizm falan vız gelir tırıs gider. Memleket insanı, ister bir yaşam biçimi önermesiyle dinsel öğretiyi siyasal ortama taşımış olsun, isterse modernist ideolojiyi biçimsel algıyla yaşamında var etmeye çalışsın fark etmez, fotoğraf toplumsal hafızanın derinliklerindeki netameli yerini korur. Kimi zaman nesne olarak, kimi zaman içindeki bilgiler ve yansıttığı tanıklık bakımından kolayca suçlu ilan edilir.


Bir fotoğrafın gösterdiklerinin, o fotoğrafın konu aldığı gerçeklikten daha büyük tepkiye yol açması da cabası. Fotoğrafla ilişkimizi tam olarak yerli yerine oturtamadığımız için, o gerçekliği yaratan nedenlere duyacağımız tepkiyi fotografik görüntüye yöneltiyoruz. Ayrıca bu işin ayrıca gönüllü korucuları da mevcut. Ortada bir tersliğin bulunmasına değil, onun gösterilmesine, hele fotoğrafa kaydedilerek gösterilmesine sinirleniyorlar. Hoşlanmadıkları gerçekliğin görünür olmaktan çıkınca ortadan kalktığına inanıyorlar zahir. “Ben görmüyorsam zaten yoktur, göstermeye kalkanlar da hainlerdir” zihniyetiyle toplumsal alana sirayet eden bir yok sayma halini tercih ediliyor. Bazı fotoğrafların beklenmedik tepkiler almasının esas nedeni biraz da bu. Yılmaz Güney’in filmlerinden birindeki sahneyi hatırlıyorum. Şehrin yoksul mahallesindeki çocukların fotoğrafını çeken birine çevreden tepki gösterilmesi üzerine filmin kahramanı, asıl meselenin yoksulluğun fotoğrafını çekenleri engellemek değil, yoksulluğu ortadan kaldırmak olduğunu söyler. Bir fenalığın gerçekleşmiş olmasından çok, onun fotoğraflanması tepki yaratır bizim dünyamızda. Hele orta yerde duran, kişisel değil de hepimizin bir şekilde payı bulunan toplumsal bir fenalıksa.


Bu nedenle memleketin fotoğrafçıları da, basını da diğer mecraları da gerçeğin tanıklığını gösteren bu tür fotoğraflardan mümkün olduğu kadar uzak dururlar. Çekmezler, çekseler de ortaya çıkarmazlar, ortaya çıkarsalar bile sınırlı tutar, çoğaltmaz, dağıtmazlar. Tam tersini yapmak isteyenlerin ise yerleri dardır, oynayamazlar.


Şöyle bir bakalım geçmişimize. Fotoğraflarıyla hafızamıza nakşolmuş kaç toplumsal olay mevcut? Fotoğrafla biraz ilgili olanlar dünya tarihinden bir dolu örnek göstererek namlı fotoğrafçıların çalışmalarını bir çırpıda sayabilir burada. Ya bizim memleketten? Toplumsal olayların, değişimlerin, sosyal gerçeklerin fotografik yansımalarına karşı bünyemizde gelişmiş güçlü tepkinin payı nedir bu kifayetsizlikte? 


Sorumun arkasında yatan niyetin daha anlaşılır olması için bir hatırlatmayla devam edeyim. 6-7 Eylül 1955 tarihinde yaşanan büyük utanç, aradan 50 yıl geçtikten sonra, olayın fotoğrafları Karşı Sanat Galerisi’nde sergilenirken gerçekleştirilen saldırıyla tekrar edildi. 1955’te yağma ve talan yapanları gösteren fotoğraflar 2005’te, sergi salonunda saldırganların hedefi oldu. Sayıları eski saldırıya katılanlardan daha azdı. Ancak gerek hissiyatları, gerek zihniyetleri, gerek davranışları hiç farklı değildi. Koşullar elverse, galeri salonları yerine sokaklarda olmayı tercih ederlerdi kuşkusuz.


Durum açık. Fotoğrafçıların gördüğünü göstermekten başka bir özelliği ve iddiası olmayan fotoğraflar, yansıttıkları şiddetin utancıyla bakanların yüzlerini kızartacağı yerde, bazılarının saldırı nesnesi olmuştu.


Kendini kurulu nizamın her türden çarpıklığıyla birlikte sadık bekçisi addeden vatandaşların gerçekleştirdiği bu türden olaylar zaman zaman yaşanıyor. Devletin fotoğraftan korkusunu yansıtan örneklerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Belki de bu nedenle, bu memlekette problemlere ayna olan fotoğrafçılar tarafından üretilmiş fotoğrafların sayısı hayli az. Onun yerine, objektifini memleketin kof güzellemesinin hizmetine vermiş fotoğraf memurlarının sayısı oldukça fazla, onlar gibi olmaya çalışanların ise tek kol sıraya girdikleri aşikâr.
Sorun, fotoğrafa yüklenen anlamın, fotoğraftan beklenen faydanın, tuhaf biçimde “bize özgü” özellikler taşımasından kaynaklanıyor. Fotoğraf makinesini eline alan hevesli, karşısındaki konu ne olursa olsun, öncelikle ondan bir güzellik yaratmanın heyecanıyla yanıp tutuşuyor. Lakin insan diyor ki, gördüklerini illaki güzel göstermek için ışığa renge takla attırarak icra ettikleri marifetleri, keşke gerçekle ilişkilerini sorguladıkları bir ortamda yeniden hayata geçirebilseler.


Bunu istemek manasız gelecek biliyorum, ama bunca yıldır bu ülkede onca dönemeç geçildi. Yaşanan düşük yoğunluklu, yüksek yoğunluklu, açık, kapalı, ancak on binlerce yüreği yakan savaş ortamından bir kare olsun dürüst tanıklık gösteren bir fotoğraf çıkmaz mı ortaya. O tarafta ya da bu tarafta olan bitenleri gösteren fotoğraflar nerede? Çekildiyse bile ne zaman görürüz? Bu gün gösterilse ne olur? Bu kez fotoğraflar üstünden mi şiddet büyür? Doğrusu cevabım yok. Aynı soruları, askeri darbeler sırasında yaşadıklarımız için de sorulabilirim.


Malum, fotoğrafın diğer sanatlarda olmayan bir özelliği mevcut ki o da doğrudan tanıklık yeteneği sayesinde bakanlar üstünde yarattığı etki. Bunun farkında olarak fotoğraf çeken, toplumsal sorumluluk sahibi fotoğrafçıların sayısı ise oldukça az.
Fotoğraf o kadar hayatımızdan uzak ve korkutucu bir kayıttır ki bizim için, kritik durumlarda çekilmez, çekilse de gösterilmez, görenler varsa da sayıları sabittir. Oysa başka ülkelerde darbelerin, işgallerin, iç savaşların, tahrip edilmiş hayatların fotoğrafları bugün belgesel fotoğrafçılığın da, haber fotoğrafçılığının da, illaki sanat olacaksa sanat fotoğrafçılığının da seçkin eserleri arasındadır.


Ben kendi adıma, geçmişimde yaşadıklarımın fotografik tanıklığına sahip değilim. Gelecekte yaşayacaklar da bugünün tanıklığını göremeyecekler. Çünkü bu kültür fotoğraftan korkar. Korkusunu giderebilmek için bulduğu yöntem onu evcilleştirmektir. Zaten bu yüzden Türkiye’de fotoğrafın tabiatıyla oynanmış, iyi huylu zararsız bir uğraş haline getirilmiştir.
Bunu yapanlar özellikle 1980 darbesinden sonra toplumun yeniden hizaya sokulması sırasında fotoğrafın diğer sanat alanlarından farklı özelliğini, fotoğrafçının tanıklığını doğrudan gösterme yeteneğini iğdiş eden, onu yok sayan anlayıştır. Bu sayede kitaplardan korkan kuşakların korkularına bir de zaten var olan fotoğraf korkusu pekişerek eklenmiştir. 2005 yılında Karşı Sanat galerisinde açılan 6-7 eylül fotoğraf sergisine yapılan saldırı da, 2009 yılında Uludağ Üniversitesi’nde açılan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü fotoğraf sergisinin kolluk marifetiyle toplanması da aynı kalemdendir. İkisi de fotoğrafların gösterdiklerinden tedirgin olan, ancak o gerçeği değiştirmek yerine gösterilmesini engellemeye çalışan bağnazlığın ürünüdür. Bu bağnazlığın zemini, biraz da fotoğrafları evcilleştirenlerin marifetidir.


Günümüzde son derece yaratıcı yöntemlerle farklı ifade biçimleri kazanan, değişik estetik boyutlarda gezinen, diğer disiplinlerle verimli birliktelikler kuran fotoğraf, kuşkusuz yetenekli fotoğraf sanatçılarının ellerinde daha çarpıcı işler çıkaracaktır. Ancak, bir de fotoğrafın belge, tanıklık, haber ve bilgi iletme aracı olarak içinde taşıdıklarının değerinden söz etmeliyiz. Bu değerler kimi zaman dönemin anlayışına göre zararlı, yıkıcı, tahripkar diye tanımlanabilir. Ya demokrasi nedir? İfade özgürlüğü?


Yazının başındaki cümleye dönecek olursak: Ne oldu bize biliyorum. Hiç bir şey olmadı. Zaten böyleydik. Şiddetin içselleştirildiği, militarizmin tüm cinsler, tüm yaşlar, tüm sosyal sınıflar içinde biricik değer olarak benimsetildiği, yağma ve talanın hoş görülebildiği, hatta fırsat düşerse pek de uzak kalınmayacağı bir dünyamız vardı, şimdi de var. Bu dünyanın içinde fotoğraflar, gerçeği gösteren aynadan ibaret sadece. Yüzümüze tutulan bir ayna. Yalanın yerine gerçeği, sahtenin yerine aslını gösterebilen, acı bile olsa hakikati söyleyebilen bir ayna. Şimdilik sayıları az, geçmişten de pek bir şey kalmamış bugüne ama belki bu aynalar çoğalırsa biraz daha alışırız kendimizle yüzleşmeye. Görüntümüzden korkmak yerine korkularımızı yaratan sebepleri ortadan kaldırmaya gayret ederiz belki, kim bilir?

 

Bu yazı "Evrensel Kültür Dergisi'nin  Haziran 2009 sayısında yayınlanmış ve Özcan Yurdalan'ın izniyle bu sayfaya alınmıştır.

Toplumsal Konular Çalışan Fotoğrafçının Maksadı Ne Olabilir

18. June 2018

                                                                                                                 

Kameralar az bir şey küçülünce fotoğrafçılar sokaklara çıkıp dolaşmaya başladılar. Önceleri ürkek ve dışarıdan bakarak çektikleri fotoğraflar edebiyatın ve resmin temalarını tekrarlıyor, doğanın yüceltildiği sahneleri canlandırıyordu. Portreler ise resmin geleneğinden esinle insan ruhuna nüfuz etmeye çalışıyordu. Fotoğrafçılık ince bir iş, fiziğinden kimyasına kadar zanaatlı bir uğraştı. Bir vakitler kendi boyasını hazırlayan, tuvalini kendi geren ressamlar gibi, fotoğrafçılar da kendi emülsiyonunu döküp kendi banyosunu hazırlardı.

 


Fotoğrafçıların bir bölümü stüdyosunda bekler, onu seçerek gelenlerin fotoğrafını çekerdi, bir bölümü ise sokaklarda dolaşır, kendi seçtiklerinin fotoğrafını çekerdi. Fotoğrafçının verdiği karar sonucunda hiç beklemedikleri bir anda fotoğrafa kaydedilmek durumunda kalanlar bu gün olduğu gibi o günlerde de tam olarak neye maruz kaldıkları ve akıbetlerinin ne olacağı konusunda pek fazla bilgiye sahip değillerdi.

 


Artık ziyadesiyle günlük bir uğraş haline geldi fotoğraf.  Sayıları ve çeşitleri giderek artan görüntü kaydedici cihazlar ortalığa saçıldı. Pek çok fotoğrafçı, hayatlara tanık olmak gayretiyle giderek daha yakından, daha pornografik, daha teşhirci görüntüler yaratma imkânı buldu.
Fotoğraf makinelerinin herkes tarafından kullanılacak kıvama geldiği günden itibaren büyük bir pazar doğmuştu. Sadece kamera ve filmlerin alınıp satılmasıyla değil, aynı zamanda çoğaltılabilen fotografik görüntülerin de alınıp satılmasıyla doğan bu pazar günümüzde sanal ve gerçek her ortam için mal durumunda artık. Dolaşıma giren görüntülerin karşılığında kimi zaman para ödeniyor kimi zaman başka şeyler. Bu alandan karnını doyurmaya çalışan da var namını yürütmeye çalışan da. Kurallarını kendi yaratan, değişim değerlerini kendi belirleyen yepyeni bir piyasa, yani görüntüler pazarı fotoğrafın yaygınlaşmasına paralel olarak serpilip büyüyor.

 


Zaman içinde bizim gibi sıradan insanların hayatlarındaki özel anlar, saklı durumlar, şahsi acılar da tıpkı toplumsal problemler gibi, herkese gösterilmesi gereken bir sahne, herkesin ilgisini çekeceği varsayılan bir seyirlik haline geldi. Bu seyirlik sadece para için değil, kimi zaman iltifat alabilmek için de sergileniyor. Fotoğrafçılar, kamusal alanın röntgencisi oldukları kadar özel olanın da röntgencisi durumunda.

 


Fotoğraflar, engel tanımadan her zerreye nüfuz edebilen ve üstüne ışık düşen her şeyi görünür kılan çağın tuhaf bir icadı artık. Hayatlara, özellikle kentli orta sınıflara ilginç gelen başka hayatlara merak ve iştahla bakan, gördüğünü fotoğraflayıp hemen gösteren yorulmak bilmez, iflah olmaz birer zamane gözcüsü fotoğrafçılar artık.

 


İcat edildiği ilk zamanlarda gördüğünü doğrudan gösteren, inandırıcılığı yüksek bir kanıt sayılan fotoğraf, güvenilirliğini her ne kadar yitirmiş olsa da, hâlâ dinmez bir merakın az çok giderilme aracı.

 


Hâlbuki fotoğraftan önceki zamanlarda gözün gördüğü ne varsa dile dökülür, kulaktan kulağa dolaşırdı. Marifeti olanlar gördüklerini yazar, yontar, çizer, boyar, besteler, yeniden yaratırdı. Fotoğraf ortaya çıkana kadar dilde gezinen tanıklıklar o kadar çoktu ki, onların yanında iyi kötü kaydedilmiş olanların sayısı yok denecek kadar azdır. Bugüne ulaşan yazılı metinler, tablolar, heykeller dışında kalan onlardan daha muhteşem hangi “yaşanmış da yazılmamış” olaylar vardı kim bilir. Bir süre dilde gezindikten sonra hepsi unutulup gittiler.

 


Fotoğraf ortaya çıktıktan sonra dilde gezinen ne varsa fotoğrafçının da ilgisini çekti. Her tanıklık fotoğrafın da konusu oldu. Tabii ki o kadar uzun boylu değil, yani her tanıklık, her şey değil. “Gözümle gördüm” denilen ne varsa, “Gözlerim şahittir” diye başlayan her bir sözün tanımladığı ne varsa, fotoğrafın da konusu olarak kaydedildi. Kaydedilmekle kalmadı, söze dökülen tanıklıklara verilen önemden çok daha fazla bir değer atfedildi. Sadece objektifin karşısında oldukları için fotoğrafta görünenler, kameranın ve fotoğrafçının onlara atfettiği önemi misliyle büyüten bu yeni araç sayesinde başka gözlere taşındı. Fotoğrafçı tarafından fotoğraf haline getirilmişlerse eğer vardı elbet bir sebebi, bir kıymeti, önemi.

 


Halbuki fotoğrafçının kamera marifetiyle dolaşıma soktuğu tanıklık, sözlü tanıklıktan ne daha fazla ne de daha az ağırlığa, değere sahiptir. İkisi de aynı rahatlıkla yalan söyler, ikisi de aynı riyakârlıkla tanıklığı suiistimal eder, ikisi de aynı kuvvette inandırma yeteneğine sahiptir. Gerçi sözün yalanı, çok daha eski olduğu, tarihin derinliklerine kök saldığı için, daha incelmiştir, saklanmayı iyi becerir ama bir o kadar da kolay deşifre edilebilir,  görüntünün yalanı yanında daha kolay kendini ele verir. Halbuki görüntünün yalanı öyle mi ya.
Fotografik görüntü oluşturmanın kolaylaştığı, herkesin sadece kendisi için fotoğraf çekebildiği günden beri, hatıra fotoğrafı çekenler, fotoğrafın güvenilirliğini kanıtlayan ve itibarını koruyan en önemli kesimdir. Hatıra fotoğrafı çekenler, sanatsal “yüceltimler, kavramsallaştırmalar, arındırmalar, dolayımlamalardan” uzak kaygılarla fotoğraf çektikleri için sıradan ve içten görüntüler yaratırlar. En başta kendilerine karşı dürüst oldukları için, her fotoğraf ilk elde inandırıcı bir görüntü olarak ortaya çıkar. Yaşadığı, tanık olduğu ve kalıcı olmasını istediği bir anı fotoğraflayan kişi, ortaya çıkardığı görüntüye doğal olarak güven duyar. Bu güven sadece kendi çektiği fotoğrafa değil genel olarak fotoğraflara kaşı duyulan güvendir. Hâlbuki inandırıcılık da, güvenilirlik de, ister sözle ifade edilmiş bir tanıklık olsun ister görüntüyle, her ikisinde de hangi ağızdan veya kimin kamerasından çıktığıyla ilişkilidir. Fotoğrafçının sosyal veya ekonomik durumunun çektiği fotoğrafın içerdiği tanıklığın inandırıcılığıyla ilişkisi yoktur, güven verecek unsur fotoğrafçı olarak dürüst kimliği ve saygın konumudur. Gel gör ki fotoğraf genel algıda, söze göre daha nesnel, inandırıcılığı daha yüksek bir frekansa sahiptir hâlâ. Gelip geçmiş onca sahtekâr fotoğrafçıya, bir alay düzmece fotoğrafa rağmen hâlâ fotoğrafın saygınlığından bir şeyler kalmışsa yeryüzünde, bu güne kadar gerçekleştirdikleri inandırıcı çalışmaları, güvenilir tutumları ve problemler karşısındaki saygın yaklaşımlarıyla onurlarını korumayı becerebilmiş fotoğrafçılar sayesindedir. Bir de çektikleri ve çektirdikleri hatıra fotoğraflarıyla hayata anlam katanlar sayesinde. Yoksa fotoğrafın ipliği yalancılar pazarında bile metelik etmezdi hanidir.

 


Kuşkusuz hem sözde hem fotoğrafta, kimin söylediği veya kimin kamerasından çıktığı, hangi mecralardan kulağa veya göze ulaştığı önemlidir, inanılır, güvenilir olmasının belirleyici unsuru budur. Fotoğraf söze göre hayli yeni olduğu için, insanların gözünde başlangıçta kazandığı güveni korumayı iyi kötü sürdürürken bir taraftan da ciddi bir aşınma yaşamaktadır. Bu aşınma memleket fotoğraf âleminin marifetiyle ve hızla yaşanmaktadır. Fotoğraf ister tam zamanlı yapılsın isterse boş vakit uğraşı mahiyetinde olsun fark etmez. Konusu insan hayatı, fırsat eşitliğinden yoksun sosyal kesimler, dezavantajlı gruplar, baskı altındaki cinsiyetler, gibi kente ait konular veya köylerde yaşanan hayatlara ilişkin kırsal mahiyette hikayeler olsun fark etmez, fotoğrafçı bu konulara objektifini çevirmeden önce bir yutkunmalı, boğazındaki dokuz boğumundan her birini teker teker saydıktan sonra işe başlamalıdır. İki kere değil, dokuz kere düşünerek. Kendisi için ve kendi adına değil, konu aldığı “ötekiler”, görünür kıldığı “başkaları”, teşhir ettiği “yaşam alanları” için kaygı taşımalı, onlar için düşünmelidir.

 


Tanıklıktan söz ediyoruz burada. Gözlerin tanıklığından. Gözün gördüğü her ne ise söz olup dilden de dökülür, objektiften geçip ak kağıt üstünde de belirir. Şimdi tartışmayalım, hangisi daha etkilidir, daha güçlü anlatır ve daha inandırıcıdır diye. Yaygın cümleyi tekrarlayacak olursak, hep bilinir ki fotoğraflar yalan söylemez, ortada bir yalan varsa onu söyleyen fotoğrafçıdır. Gel gör ki yaşadığımız kültürde tarihsel ve güncel gerçekle ilişkimiz ciddi bir erozyona uğratıldığı için yurdum fotoğrafçısının üstünde dik durabileceği sağlam bir zemin bulabilmek de oldukça güçtür. Bu konuda devralınmış ne bir miras vardır ne de ibret verici deneylerin sayısı bir elin parmaklarını geçer.

 


Kendini tek eksene bağlamış memleket fotoğrafı, her türlü toplumsal sorumluluktan azade olduğunu zannederek yıllardır izlediği yolda ruhunu da, heyecanını da, etkisini de kaybederek kapalı bir dünya yaratmış, tekrarlardan muzdarip, gayet sıkıcı bir oyunla avutmaktadır kendisini. Gözlerini ve kalbini toplumsal olana kapatarak, objektifini de gerçeğin problemsiz görünümlerine çevirerek yaratılmış bir dünyadır bu. Tercih edilen budur. Çünkü açıktan açığa ifade edilmese bile bilinir ki gerçeğin toplumsal görünümleriyle kurulan her ilişki risk taşır. Bugün Türkiye’de fotoğrafla uğraşan geniş kesimi oluşturan kentli orta sınıflar, hayattan mümkün olduğu kadar erken emekli olma kaygısı taşıdıkları için, genellikle sıradan olanı, denenmiş, onaylanmış, yarışmış, ödüllendirilmiş, belletilmiş olanı tercih ederler. Çiğnenmiş olan sakızları yani.

 


Risk almaktan kaçınarak hayatla kurulan her ilişki, sınırlara saygı gösterilerek atılan her adım, sıradanlığın içinde kalmaya mahkûmdur. Bu zihniyet ve bu kısıtlı muhayyile marifetiyledir ki, yaşamın her alanında görünen iyi kötü ne varsa estetize ederek yeniden üretmeyi önemseyen, hatta birinci vazife kabul eden fotoğraflama tarzı, bugünkü Türkiye fotoğrafının eksenidir.

 


Peki objektifini toplumsal konulara çevirmiş fotoğrafçı, vesile olmaktan öte nasıl bir maksat taşır tanıklığını yansıtırken? Özel bir durumun toplumsal uzantılarını fotoğraflayarak o sorunun kamusallaşmasına, görünür kılınmasına vesile olmak, içinde sanat ateşi yanan fotoğrafçıyı ne kadar tatmin eder? Bu soruların cevabı tamamen fotoğrafçının dünyayla kurduğu ilişkiye ve hayattan beklentilerine bağlıdır. Kuşkusuz kendini merkeze koyan ve yeryüzündeki her şeyin fotoğraflanmak için var olduğunu düşünen, en çok da kendisinin fotoğraflaması için olup bittiğine inanan kişilik için söyleyecek fazla bir söz yok. Ne yazık ki fotoğrafçılık, bu ruh halinin ihtiyaçlarına en kolay cevap verebilen alanlardan biri, camiada ödülünü de, övgüsünü de, madalyasını da, beratını da hemen getirmesi ise cabası.
Toplumsal temaların sanat ateşini söndüremeyeceğini düşünmek ise fotoğrafçıların esaslı arazlarından biri. Gerçi doğruluk payını teslim etmek gerekir. Aslına bakılırsa günümüze kadar gelebilmiş olan eserler değil sadece, en büyük sanat yapıtları da hep toplumsal mevzulardan kâm almış öyle doğmuştur da söylenmez. Teslim edilmesi gereken doğruluk payı ise şudur: Toplumsal konular sanat ateşini söndürmez, tam tersine fotoğrafçısını da içine alarak yakar, pişirir, öyle bırakır.

 


Belgesel fotoğrafçı yaşadığı toplumun problemli alanlarını, sistemin arızalarını, eşitsiz yapının dezavantajlı gruplarını, risk altındaki insanları görmeye ve göstermeye başlamışsa durum vahimdir. Çünkü küçük tatminlerin, cılız övgülerin, kifayetsiz yorumların, sergi salonlarının, yarışmalı ortamlarda biçilen değerlerin ruhunu çürüteceğini fark etmiş demektir. Her radikal kopuş heyecanlı bir başlangıç değilse de çoğunlukla öyledir. Fotoğrafçı görünür kılacağı başka hayatları çekerek kendisine bir problem alanı da yaratmış olur. Çektiği fotoğraflarla İstese de istemese de sürece etkide bulunmuş, meseleye dahil olmuştur. Arsızlık yaparak görüntüleri alıp kaçan, geriye dönüp fotoğrafladığı problemli alanda ne olup bittiğine bir daha bakmayan fotoğrafçı sayısı oldukça kabarıktır. Bir toplumsal konuyu ele alıp onu görür kılma hakkını kendinde bulmak için iyi niyet yetmez. Çünkü hep bildiğimiz gibi “iyi niyet” ne fotoğrafa dâhildir ne de fotoğrafçının maksatları arasında manalı bir yere sahiptir.

 


Fotoğrafçılar, kullandıkları aletin yapısı gereği, etraflarında gördüklerini ayıklama yaparak kaydederler. Seçerler. Seçmek, tercih etmektir. Çevreyi kuşatan sonsuz görünümlerden ayıklayarak bir görüntü oluşturmak için peş peşe bir dizi karar vermek gerekir. Fotoğrafçı göstermek istediklerini fotoğraf olarak kaydederken ötekileri kayıt dışı tutmakla yok etmiş olur. Kaydetmek önem vermektir. Sadece fotoğrafçısının değil, fotoğrafa bakanın zihninde de, “değerli bulunarak kaydedilmiştir” ön kabulünü yaratır. Fotoğrafçı değer verdiği için çekip sunduğu her görüntüde “Bu oldu ve ben böyle gördüm,” demektedir. “Bir şey gördüm, onu anlatmaya değer buldum ve böyle anlatıyorum.” Fotoğrafçının ne anlattığı kadar nasıl anlattığı da önem kazanır burada.  Bu nedenle zaten, objektifini toplumsal konulara çevirmiş fotoğrafçı, anlatmayı vazife edinmeden önce anlama macerasını öncelikle gözetmelidir. Gerçeği sorgulama ve anlama gayreti, zahmetli olduğu kadar riskli bir alandır, sancı verir.  
Güzel bir görünümü fotoğraf haline getirmek, kuşu, çiçeği, gün batımını fotoğraflamak faydalı uğraşlardır. Sıradan görünümlerden ayrıcalıklı görüntüler yaratmak, güzellikler çıkarmak da öyle. Marifet ister, iltifata tabidir, müşterisi de halen bulunduğu için zayi değildir. Ancak fotoğrafçının zihni, çirkin bir yerden, kötü bir ortamdan, zararlı bir durumdan güzel görüntü yaratmak için çalışıyorsa gerçekle ilişkinin hiç sorgulanmadığı arızalı bir işleyiş var demektir.
Fotografik güzelliklerin peşinde koşmakla, toplumsal bir durumun, insani problemlerin fotoğrafını çekmek farklı şeylerdir. Her iki tarzın fotoğrafçısı da farklı sorumluluklar taşır. Farklı donanımlara, duyarlılıklara sahiptirler. Fotoğrafı çekilen toplumsal durum, o durum karşısında fotoğrafçının taşıdığı kaygılar, o ortamda yaşayanları anlama gayreti, onlara karşı taşınan sorumluluk, toplumsal belgeci fotoğrafın ortaya çıkışında temel öneme sahip unsurlardır. Işık olmadan fotoğraf nasıl olmazsa, bu vasıfları yok sayarak toplumsal konularda söz kuran fotoğraf da olmaz. Böylesine varoluşsal bir durumdur yani.

 


Günümüzde toplumsal ya da bireysel ne varsa hepsini araçsallaştıran ve aynı başlık altında toplayarak tekleştiren zihniyet, sınırlı muhayyilenin ürünüdür. Kuşkusuz farklı fotoğraflama yöntemleriyle aynı konular işlenebilir. Yaratıcı/soyut fotoğrafla toplumsal mevzular, doğrudan fotoğrafla grafik mucizeler gösterilebilir. Ancak her ikisi de aynı maksatla yola çıkmış olsalar bile farklı yöntemleri olan, işleyişleri farklı süreçlerin sonunda menzillerine ulaşırlar. Farklılıkların ve çoğulculuğun tümüyle yok edilmeye çalışıldığı, totaliter zihniyetin egemen olduğu ortamlarda ise fotoğrafın, salt güzel, ilginç, çarpıcı görüntüler taşıması istenir. Sanatı kutsal bir amaç sayan anlayış, sanatçı payesine susamış ödül avcısı, şöhret meraklısı fotoğrafçıların ortamını yaratır. Sorumluluk, kaygı, gerçek, dürüstlük, aslına sadakat gibi konular bu ortamdaki fotoğrafın mevzuları arasında değildir.

 


Toplumsal konulara çevrilmiş objektifin arkasındaki akıl ve ruh ise, yaygın olan bu anlayıştan beslenmediği gibi başka dertlerden muzdariptir. Mesela ele aldığı konu karşısında taşıdığı sorumluluk nedeniyle fotoğrafçı, görüntülerin önüne geçerek, “Bunu ben yaptım, ben çektim, benim fotoğrafım, ödüllerim, mükafatlarım, başarılarım, dünyada tescilli ünvanlarım, işte ben…” şeklinde naralar atmaz. Böyle bir şeye ihtiyaç duymadığı gibi, o fotoğrafları çekerken taşıdığı amaçlardan bir tanesi bile bunlardan herhangi biri değildir. Anlayış meselesi. Beklenti mevzusu. Mesela, marifeti esas alan ve fotoğrafçısının sanatçı ruhunu, üstün estetiğini taşısın diye üretilen görüntülerde gayet doğal olan ve hiç de yadırganmayacak bu beklentiler, toplumsal konuları belgesel yöntemiyle çeken fotoğrafçılar için gündem dışıdır. Ayrı tutulmalıdır. Maksatları, fotoğrafçısının marifetini göstermek olan fotoğraflar da fotoğrafçılar da, her türlü haklı övünmeyi pekâlâ dillendirebilirler. Toplumsal belgeciler için öyle değil ama. Ele aldığı konuda tanıklığını çoğaltmak, değiştirmek, iyileştirmek için, durumu görünür kılıp kamusallaştırmak için, fotoğrafçının tanıklığını ve tutumunu ifade etmek için çekilen fotoğraflar, daima önde durur. Hem de, fotoğrafçısının görünmesini engelleyecek kadar önde.

 


Menzile ulaşmak için izlenecek yol maksada uygun olmalıdır.

*Mesele Dergisi Şubat 2009 sayısında yayınlanmış yazının gözden geçirilmiş halidir.


İlk ve Son Söz


Ali Öz

Fotoğraf projelerimde iç hesaplaşmalara, insanlık çıkmazlarına, ruhsal fırtınalara, güzellik ve yetkinlik duygusuna ilişkin titreşimleri somutlaştırmaya özen gösteriyorum. Bu özen bence, varoluşumuzun anlamını sorgulama sorumluluğuyla aynı arabaya koşulmuş iki yağız at gibidir. Günümüz basın yayın organlarının yarattığı görüntü sağanağının dışına düşen, kişiselleştirilmiş öyküler giydirilen bir görsellik, “En iyi fotoğraf çekilmeyen fotoğraftır” düşüncesinin yarattığı bir inançla varolma yolunda keyifli bir “paylaşma” oyunu peşindeyim. Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği kendimizi başkalarına anlatacak imgesel tasarımları görselleştirme serüveni. Buna, konuların birbirini tamamlayan form, renk, ışık, gölge ve ton geçişleri gibi özelliklerini kullanarak bir ahenk yaratmak da diyebiliriz. Ben, fotoğraf büyüsünden, yeni ufuklar sezinleten, düşündüren, düşleten, sevindiren, hüzünlendiren ya da insanla nesnel gerçekler arasında estetik ilişki dengesini kurabilen fotoğrafların etkileme gücünü anlıyorum. David Hurn, bunun adını “Görsel olarak dünyaya yanıt vermenin saf coşkusunu keşfetme” koymuş. Doğal olarak, fotoğrafçının ışık duygusunu içselleştirmesi koşuluyla.” - Seyit Ali Ak

devami…

 


Postmodernizm ve Geleneksel Fotografçılığın Geleceği


Çeviren: Emrehan Zeybekoğlu

Üzerinde düşündükçe, zaman ve enerji harcayıp kaynaklarımızı ayırdığımız sürece, kendimize ve başkalarına, fotograf ile gerçekten ne söylemek istediğimizi, çalışmamızın ne yönde gittiğini sormamız kaçınılmazdır. Çoğumuz gümüş görüntülerle çalışmaya bir…
devami…

 


Dondurulmuş Zaman: Dans Fotografları


Cengiz Oğuz Gümrükcü

1822 yılında Nicephore Niepce, ilk görüntüyü elde ettiğinde pozlama süresi sekiz saat civarındaydı.
   
1839’da Daguerre, buluşunu Fransa Bilimler Akademisi’ne sunduğunda, fotografın pozlanması için gereken…
devami…

 


Fotoğrafın Onuru


Tahir Ceylan

Görüntüler bir keşiftir aslında. Işığın sonsuz dansına ilişkin bir keşif. Berger, “Görünebilirlik ışığın bir niteliğidir. Renkler de ışığın yüzleri. İşte bu nedenle bakmak, tanımak bir bütüne varmaktır” der. Bir bilme şeklidir bu. Nesnelerin, nesnelerle kişinin arasın­daki ilişkinin, yine o kişinin kamerası ve ruh halinden süzülerek yorumlan­ması gibi bir şey... …
devami…

 


İkinci Körfez Savaşında Fotoğraf ve Propaganda


Ali Bayraktaroğlu

Fotoğraf:

İletişim araçları arasında dönemlerin, yaşanan olayların, acıların ve sevinçlerin hatırlanmasında fotoğraf hiç şüphesiz en önemli araçtır. Fotoğrafın anı somutlaştıran durağan yapısı, insanlığı yaşananlara karşı tanıklık etmeye davet ederek, hayata karşı durup, düşünmeye sevk etme özelliğine sahiptir. Kitlelerin bakış açısını değiştirebilme gücüne sahip olmasından…
devami…

 


Liberal-Çoğulcu Yaklaşım ve Haber Fotoğrafı


Ali Bayraktaroğlu

Liberal-çoğulcu yaklaşım1, merkezine aldığı bireyin eğitilip, bilgilendirilmesi ile birlikte sınırsız seçim özgürlüğü paralelinde kendisine sunulanlar arasından herhangi bir sınırlamaya ve/veya sansüre ihtiyaç gerektirmeksizin en faydalı olana karar verebilme yetisine sahip, ideal bireyi tanımlar. Böyle bir ortam ancak basının sınırsız özgürlüğü ile sağlanır.…
devami…

 


Toplumsal Belleğin Görsel Taşıyıcısı Olarak Fotoğraf Sanatı


Handan TUNÇ / Yüzüncü Yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi

Sanat yapıtı olarak fotoğraf, bir yandan özgül toplumsal süreçlerin ürünüdür; öte yandan bir özerklik vurgusuyla, toplumun karşısında eleştirel bir konum edinmesine ne­den olan, bir gerçekliğin içeriğini somutlaştıran görsel savdır.…
devami…

 


Türkiye’de Fotoğraf Ve Kurumsallaşma (2)


Yard.Doç.Dr. A.Beyhan ÖZDEMİR

1930 yılında yaşanan Dünya ekonomik bunalı­mının ülkemize etkisi, Cumhuriyet yönetiminin ekonomi ve endüstrileşme planlarının yavaşlamasına neden olmuş, bunun üzerine kendini siyasal ve kültürel olarak var ede­cek bir arayışa yöneltmiştir.…
devami…

 


Neden Doğrudan Fotoğraf


Gökhan Demirer

www.gokhandemirer.com


Önce biraz tarih karıştıralım. Ama hiç mağara resmine, İsa’ın doğumuna gitmeden, doğrudan fotoğraf konusuna doğrudan girelim. Zira fotoğraf camiamızda çoğu kez yapılageldiği gibi, Sanatın Öyküsü’ydü, Sanatın Gerekliliği’ydi, Hançerlioğlu Felsefe Sözlüğü’ydü derken, bir de bakıyorsununuz, daha yola çıkarken fotoğraf unutulmuş. İlk yıllarında fotoğrafı sanat olarak…
devami…

 


Işık Yazıları


Cengiz Oğuz Gümrükcü

Yıl 1996…  Sıcak bir Temmuz  öğleninde, Kızılay’da fotograf çekiyor ve beni burada fotograf çekmeye iten şeyin ne olduğunu düşünüyordum hep. KESK üyeleri sloganlar atıyor, ben umutsuzca deklanşöre basıyordum. Sonuçlar beni tatmin etmeyecekti, biliyorum. Bir süre sonra Cumartesi Anneleri çıkmıştı ön tarafa. Her birinin elinde bir pankart: “Biz doğurduk, Size…
devami…

 


Türkiye’de Fotoğraf Ve Kurumsallaşma (1)


Yard.Doç.Dr. A.Beyhan ÖZDEMİR

1789 Fransız Devrimi sonrasında başlayan aydınlanma ve yenileşme hareketleri, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyada birçok sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yapılanmaların yaşandığı dönemin de başlangıcı olmuştur. Aydınlanma ve…
devami…

 


Bir Toplumun Belgeselcisi, August Sander


Yard.Doç.Dr. A.Beyhan ÖZDEMİR

Bazı fotoğrafçılar bilim adamı, bazılarıysa ahlakçı olarak işe koyulurlar. Bilim adamları dünyanın bir envanterini yaparlar, ahlakçılarsa ağır vakalara yoğunlaşırlar. Bilim olarak fotoğrafa bir örnek, August Sander'in 1911 yılında başladığı, Alman…
devami…

 


Fotoğrafçı Gözüyle Savaş


Cengiz Oğuz Gümrükcü

Fotograf makinesi 1839’da Daguerre tarafından icat edildi. Seçkinlerin kullanacağı bir araç olarak icadından 30 yıl gibi kısa bir süre sonra fotograf, polis dosya kayıtları, savaş muhabirliği, askeri istihbarat, pornografi, ansiklopedi belgeleri, aile albümleri, kartpostallar, antropolojik kayıtlar, etik dersler verme, merak giderme adına her yere sızma yolu olarak, estetik etkiler…
devami…

 


JOSEF SUDEK: Bir Çek Romantiği


Çeviren: Senem Tekin

On yıllar boyunca Josef Sudek, sekiz kitabının ve fotoğraflarından oluşan monografların basıldığı Çekoslavakya'da oldukça iyi tanınmış ve saygı görmüştür. Avrupa'da pek çok, kendi ülkesinde iki sergi ve sekseninci yaşına bastığı…
devami…

 


Toplumsal Bilincin Oluşmasında Belgesel Fotoğrafın Önemi


Yard.Doç.Dr. A.Beyhan ÖZDEMİR

Konusunu yaşanan gerçeklikten alan belgesel fotoğraf; insanların kültürlerinin, yaşam biçimlerinin, toplumsal değerlerinin, siyasal ve toplumsal hareketlerinin, toplumun kendisine veya bir başka topluma fotoğrafçının kendi bakış açısıyla yorumlanıp aktarıldığı bir…
devami…

 




Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.